Ağustos 27, 2026

Bizim çocukluğumuz

 

Bizim çocukluğumuzda annelerimiz çalışmazdı Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım. Hatta Babanım bile anahtarı yoktu.

Annem evimizin bir parçası gibiydi, hep evdeydi. Her yere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki.....En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.

Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani.

Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık.

Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya,zıplaya yürüyerek gelirdik.

Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi.

Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık.

Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.

Mahallemizdeki teyzeler Annemiz gibiydi.

Susayınca girer evlerine su içerdik.

Ya da pencereden bize bir sürahi bir bardak uzatırlar,hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik.

Kısacacı evine gidip gelen (...ki;sadece çişi gelen giderdi evine)elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.

Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.

Bu bazen bir kurabiye, bazen bir meyve olurdu.

Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık.

Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.

Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştırırlardı bizi...

Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı.

Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz,onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık.

Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.

Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık.

Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.

Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim.

Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki. Komşumu tanımıyorum ama evinin camında, temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum.

Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem.

Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece; bilmem kaç kuruş hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri.

Evlerimiz var, içinde yaşayan yok. Parklarımız var, içinde oynayan çocuk yok.

Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar...

Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz..

Tahta iskemlelerimizde oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye

hatırını soran çocuklarımız yok oldu.

Ben kapılarında 'vale'lerin, 'bady'lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir.

Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksidini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana.

Benim değildir bu kültür.

Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder.

Nedir bunlar? 

Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.

Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk.

İyi de neden böyle olduk ? 

Biz mi istemiştik?

Yoksa birileri mi böyle istedi?..

 

Kimse seni çocuklarının büyüdüklerinde bıraktığı sessizliğe hazırlamaz...
Bu, boş bir evin sessizliği değildir.
Asıl sessizlik; kalbinden geçenleri seninle paylaşmayı bıraktıklarında,
sana ne yapman gerektiğini sormadıklarında,
senin tavsiyene ihtiyaç duymadıklarında başlar.
Kendi hayatlarını yaşamaya başladıklarında... sensiz.
Ve elbette gülümsersin,
çünkü hep istediğin buydu: onların özgürce uçtuğunu görmek.
Ama içten içe... bir şeyler kırılır.
Çünkü yetişkin çocukların annesi olmak bambaşka bir şeydir.
Yanlış gördüğünde susmayı öğrenmektir.
Cevap vermediklerinde arama isteğini bastırmaktır.
Onları işgal etmeden sevmektir.
Ellerin hâlâ uzaktan onlara uzanır,
kalbin hâlâ titrer.
Bazen sana bir şeyler anlatırlar... ama çoğu zaman susarlar.
Sen ise belli etmezsin, sanki canın yanmıyormuş gibi davranırsın.
Ama evet, acıtır.
Eskisi gibi hayatlarının bir parçası olamamak acıtır.
Artık sana ihtiyaç duymamaları acıtır... en azından eskisi gibi değil.
Ve sen hâlâ oradasın.
Onlar geldiklerinde en sevdikleri yemeği hazırlarsın.
Çocukluk fotoğraflarını düzenlersin.
Her gece onlar için dua edersin, sanki duaların tüm dünyadan koruyacakmış gibi.
Çünkü aslında bir anne asla izlemeyi bırakmaz.
Sadece gölgelerden izlemeyi öğrenir.
Bir köşeden.
Bir duanın içinden.
Ve bu, kimsenin görmediği bir sevgi biçimidir...
ama her şeyin dayanağı olan sevgidir.
Sonuç: Büyümüş bir çocuğun annesi olmak; artık onların hayatının merkezinde olmadığını kabul etmektir. Ama yine de onları, eskiden olduğu gibi, varlığının en derin yerinden sevmeye devam etmektir. Çünkü bazı sevgiler hiç sönmez; sadece susarak beklemeyi öğrenir.✨️💖

Ağustos 26, 2026

 BAZI INSANLAR 🧐

Arabamı sattım.Bir ay oldu.Kapalı otoparktaki numaralı yerim boştu.
Bir indim…
Benim yerde başka araba.
Yan tarafta arabası olan komşu, ikinci arabasını benim yere koymuş.
Güvenliği aradım.
“Uyarın,” dedim.
On beş gün geçti.
Yine indim.
Bu sefer kendi arabası yine benim yerde.
Tekrar  guvenligi aradım.
“Gerekirse ceza kesin,” dedim.
Yarım saat sonra kapı çaldı.
Adam kapıda.
Bekledim ki “kusura bakmayın” desin.
Belki kiralamak istedi.Sitelerde boş yeri olanlar ikinci aracı olana kiralıyor.
Kibarca reddederim zaten bir ay sonra araç alacagim diye düşündüm.
Hiçbirini demedi.
— Ben üst kat komşunuz doktorum, sağlık çalışanıyım. Arabam hastaneye ait. Sizin aracınız yok sanırsam.Bizde iki tane var. Park ediyorum sorun olmaz herhalde?
Cümlenin tercümesi şuydu:
“Boşsa bedava benimdir.”
— Uygun değil, dedim. 
Gitti.
Sonra merak ettim.İsmini soy ismini aradım.
Irak’ta bir tıp fakültesi mezunu .(Kendisi türk burada kazanamadığı için orada okumuş)
Denklik yok.
İlaç firmasında pazarlamada çalışıyor.Pandemi dönemi diye birde bu unvanı saglıkcıyım diye avantaja çeviriyor.
Altı aydır aidat da ödememiş.
Ama özgüven tam.
Unvan büyük.
Sınır küçük.
Aylar sonra arabamı aldim.
Annemlere gittim.
Numaralı açık otopark.
Yıllık ücretini ben ödüyorum.
Yerimde sıfır, kırmızı bir araba.
Telefon no var önde aradım.
— Bizim hanım park etmiştir, siz bir yana koyun, dedi adam.
Bir yana koyarsam akşam gerçek sahibi gelecek.
— Hanımı arayayım, insin.
Yirmi beş dakika bekledim.
Kadın geldi.
Bekledim ki “özür dilerim” desin.
Kimbilir ne mahcup olmuştur baskasinin yerine park etmiş.
Ben de “olmuş bir kere” diyeceğim.
Demedi.
Etrafı süzdü.
— Siz pek gelmiyorsunuz galiba buraya.
— Haftada birkaç gün ben bazen diğer kardeşim gelir dedim .
Omuz silkti.Kendince espri yaptı.
— O zaman ara ara biz bırakabiliriz demek oluyor bu...
Bu izin istemek değildi.
Hak devri teklifiydi.
— Hayır, bırakmasanız iyi olur. Ücret ödüyoruz dedim.
— Biz de ödüyoruz, dedi.
Tek araç için ödüyorsun ikinci 0 aracı aldiysan bul bir park yeri abone ol demedim konu uzamasin diye...
Ama mahcubiyet yoktu.
O gün anladım:
Bazı insanlar boşluğu fırsat sanır.
Sahibi görünmeyen şeyi sahipsiz zanneder.
“Nasıl olsa kullanmıyor.”
“Nasıl olsa gelmiyor.”
“Nasıl olsa idare eder.”
İzin istemek yok özür yok.
Sorun park yeri değil...
“Boşsa benimdir.”
Hayatta da böyle.
Boş bıraktığın saygıyı doldururlar.
Boş bıraktığın sınırı test ederler.
Boş bıraktığın alanı sahiplenirler.
En ilginci?
Özür dilemezler mahçup hissetmezler.
Çünkü kendilerini haksız görmezler.

Ağustos 18, 2026

Mahalle, Herkesin Çocuğuydu

 
Eskiden mahallelerimiz vardı…
İç içe, sıcacık, insancıl mahalleler.
Birden çocukluğumu özledim.
Arsaların tozuna bulanmış, umutla koştuğumuz günleri… Akşama kadar sokaklarda oynardık. Birimiz çağırır, ötekiler toplanırdı. Eve gitmek istemezdik. Çünkü eve girersek bir daha dışarı çıkamayacağımızı düşünürdük.
Ekmek arası salçamızı elimize alır, yine sokağa koşardık. Karnımız acıkınca bir komşunun kapısından uzanan ekmek, susayınca bir tas su yeterdi bize.
Çünkü mahallede herkes birbirini tanırdı.
Bir anne çocuğunu sokakta bırakıp pazara gittiyse, diğer anneler o çocuğa göz kulak olurdu. O çocuk hiç sahipsiz değildi.
Çünkü mahalle, herkesin çocuğuydu.
Komşuluk vardı.
Dayanışma vardı.
Kapılar sadece açılıp kapanmaz, yüreklere açılırdı.
Çocuklar düşerdi, dizleri kanardı. Ağlar, biraz sonra yine oyuna dönerlerdi. Kavga eder, barışır, birlikte büyürlerdi. Arkadaşlıkları ekranlardan değil, sokaklardan öğrenirlerdi.
Uçurtma uçururduk…
Balonların ipini sıkı sıkı tutardık.
Top peşinde koşardık.
Saklambaç oynardık.
Akşam ezanına kadar sokaklarda yankılanırdı çocuk sesleri.
Şimdi ise çocukluk, beton duvarların arasına sıkıştırılmış gibi.
Çocuklar kapalı oyun alanlarına, kapalı kreşlere, dört duvarın içine bırakılıyor. Ellerine tabletler, telefonlar veriliyor. Saatlerce ekranların karşısında büyüyorlar.
Sonra da soruyoruz:
“Bu çocuklar neden böyle?”
Çünkü çocuk koşmuyor.
Düşmüyor.
Dizini kanatmıyor.
Ağaçlara tırmanmıyor.
Toprağa basmıyor.
Gökyüzüne bakıp hayal kurmuyor.
Bir çocuğun hayal gücünü, hazır görüntülerden daha fazla ne öldürebilir?
Çocuk kendi oyununu kurmalı.
Kendi hikâyesini yazmalı.
Bir sopayı at, bir taşı oyuncak, bir karton kutuyu ev yapabilmeli.
Çünkü çocukluk biraz da özgürce hayal kurabilmektir.
Şimdi beton yığınlarının arasında çocukların gülüşlerini arıyoruz.
Ne eski arsalar kaldı,
ne kapı önlerinde oturan anneler,
ne birbirine “Çocuğumuzu gördün mü?” diye soran komşular…
Mahalle kültürü, betonun ve yalnızlığın altında can çekişiyor.
Ve en çok da çocuklar eksiliyor bundan.
Keşke yeniden mahallelerimiz olsa…
Bir çocuğun düştüğünde elinden tutacak onlarca el,
susadığında su verecek onlarca kapı,
ağladığında başını okşayacak onlarca yürek olsa.
Keşke çocuklar yeniden sokaklara çıksa.
Koşsalar…
Düşseler…
Gülseler…
Yeniden kalkıp oyunlarına devam etseler.
Çünkü çocukların gülüşleri bu dünyanın en güzel sesidir.
Biz o gülüşleri soldurmayalım.
Çocukların çocukluğunu ellerinden almayalım.
Bırakalım çocuklar biraz kirli, biraz yaramaz, biraz özgür olsun.
Bırakalım gökyüzüne baksınlar.
Uçurtmalarını gökyüzüne bıraksınlar.
Ve biz, uzaktan onları izlerken yeniden hatırlayalım:
Bir zamanlar mahallelerimiz vardı.
Ve o mahallelerde herkes birbirinin çocuğuydu.
Fadime Can