Mart 15, 2026

ANNEM...

 

Birçok çocuğun , yetiştirme yurtlarına verilmesinin ortak noktasıdır ebeveynlik görevini yerine getiremeyen anneler /babalar. İşte bu çocuklardan birisinin yetişkin olduğunda kaleme aldığı hikayesi. Akıl hastası olmasına rağmen çocuklarına düşkünlüğü hiç bitmeyen bir anne ve yıllar sonra anneye duyulan bir özlem…

🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀

Hayatımda en çok iz bırakan kişi annemdir. 

Onu hiç yargılayabilme şansım olmadı. O bir akıl hastasıydı. Oldukça zekiydi aslında. Üç kardeşimizin üçü de okulda başarılarıyla sıyrılınca herkesin üzerinde hemfikir olduğu konu zekamızı annemizden aldığıydı. 

Annem ilginç insandı. Bir an kalkar güler, oynardı. Kendi kendine konuşurdu. Bazen öyle severdi ki, insan sevilmeye doyamazdı. Bazen de heyheyleri üzerinde olur, herkese ve her şeye söylenir, kızar, bağırır, çağırırdı. 

Annemin yüreği hep çocuklarıyla doluydu. Ebeveynlik becerilerini yerine getirmez, getiremezdi. 

Kardeşlerimle birlikte ben 7 yaşındayken Isparta’ya çocuk yuvasına gidince annemin yeni evinin de oraya 15 dakika uzaklıkta olduğunu öğrenmiştik. Daha doğrusu annem Şarkikaraağaç’a bizi görmeye geldiğinde bizi çocuk yuvasına kaydettiklerini öğrendiğinde deliye dönmüş ve bizi gelip bulmuştu. Ben yurttan ayrılıncaya kadar da yuvaya ve yurda 15 dakika uzaklıktaki o evde, hep canı bizim için atacak şekilde yanımızda olmaya çalıştı. Okumak, adam olmak gibi konular annemin lügatında yer almıyordu. Varsa yoksa küçük de olsam onunla gül toplamaya gitmek, kiraz çapalamak, elma toplamak gibi işlerde yer almalıydım. Veya o meşhur Isparta Halısını dokumaktı onun gözünde yerim. Sabahın beşinde yurdun camına vurup bekçiyi ve beni uyandırıp beni elmaya, güle, kiraza götürmek için çabalardı. Çalışıp para kazanma yaşım onun için 12 idi. Paraları da hep vereceğim der, sonrasında vermez, gider ablama, abime, bana çeyiz alırdı kendince. 

Annem çok farklı bir insandı. Doğayla barışıktı. Hayvanları hep çok sevdi. Onun hayatına ömrümün birçok anında çok özendim. Erasmus’un o meşhur “Deliliğe Övgü” kitabındaki gibi bir yaşamı vardı. Mahalledeki çöpler yazın kokmasın diye yanlarına dut ağacı dikendi. Tüm kedileri, köpekleri doyurandı. Mezarda ölüler rahat uyusun diye temizleyendi. Her hali bir garipti. Bana üç tavşan hediye alan, ve bir yıl içinde sayısı 100’e çıkınca şaşkına dönendi. Annem yuvaya sık gelmek, aklınca tüm çocukların annesi olmak için çok çalışırdı. Maaşı aldığında fıstıklar, kolalar, ve bilumum hediyelerle yuvaya ziyaretçi salonuna gelirdi. Sererdi ortaya sofra bezini, çocuklara ziyafet verirdi kendince. Çoğu zaman beni görmek için gelir, öğretmenler görüştürmezdi. Ne de zalimceydi bir annenin çocuğuna, bir çocuğun annesine sarılamaması. Bir gün ikinci katın camında, parmaklıkların arkasından benimle konuşmaya çalışması ve bana okul harçlığı vermek için uğraşmasını hayatım boyunca unutamam. Annemi hayatım boyunca yargılayamadım. Çocukken ona çok kızdım. Sokaklarda onunla yürürken okul arkadaşlarım görecek, kendi kendine konuşmasını yargılayacak diye ben de sanki onunla konuşur gibi yapardım. 

Annemi yargılayamadım. Hiç. Annem benim için ne miydi? Bir sıcaklıktı her şeye rağmen. Ben onun aklının bir köşesindeydim. Bana bir şey olsa benim için dünyada en üzülecek kişiydi. 

Ben onun “miniş”iydim. Parayı kullanmayı becerememesine ve çevresindeki insanların ona imzalar attırıp mallarına el koymasına, pahalı şekilde kötü malzemeleri satmasına rağmen, annem ne aldıysa bizim için alırdı. 


Annem benim için hala çok özel. O her zaman neşeli anlarında söylediği “Hacel ovasını engin mi sandın, Ayağında potini var zengin mi sandın” türküsü ile çocukluğumun bağlarından bana gülümsüyor.

Mart 14, 2026

YAŞLANMA BU KADAR MI GÜZEL ANLATILIR...

 

“Sanıyorum merdiven yapımlarında giderek daha sert malzeme kullanılıyor; eskisine göre hem basamakları çoğalttılar hem boylarını yükselttiler. 

Her şeyden öte ikişer ikişer çıkılmaz oldu, tek tek çıkmak zorunda kalıyor insan. 

Bir de yazıları küçülttüler her ne hikmetse. 

Burnumu gazeteye dayamak zorunda kalıyorum iki satır okumak için.

 Geçen gün avucumdaki bozuklukların üzerinde kaç kuruş yazdığını görmek için telefon kulübesinin dışına çıktım. 

Hani gözlük kullanmayayım, yanımdakine okutayım gazeteyi diyorum ama insanlar o kadar alçak sesle konuşuyorlar ki okuduklarında da tam anlayamıyorum ne okuduklarını. 

Her yer eskisinden daha uzak sanki. 

Evden durağa olan mesafe iki katına çıktı neredeyse. 

Önceleri hiç fark etmediğim bir de yokuş varmış evle durak arasında. 

Vapurlar da vaktinden önce kalkar oldu şimdilerde. 

Hani koşmanın da anlamı yok nasıl olsa benden önce halat alıyorlar. 

Kumaşlarda eski kumaş değil. 

Kısa sürede dar geliyor ne giysem. 

Ayakkabı bağları da kısaldı mı ne giderek erişilmez oldular. 

Hava bile tuhaflaştı. 

Kışlar daha soğuk yazlar daha sıcak. 

Tatil beldeleri bu kadar uzak ve zahmetli olmasa yolculuk da yapacağım. 

Kar bile ağırlaştı eskisi gibi kolay küreyemiyorsun. 

Kapı pencere çerçeve imalatında da değişiklik yaptılar sanıyorum, daha sert cereyan yapıyor karşılıklı açtığında.

 İnsanlar da sanki ben onların yaşındayken göründüğümden çok daha genç gibiler. 

Eski okul arkadaşlarımla üniversitede bir buluşma günü ayarladık, hayretler içinde kaldım bebek yaşta öğrencileri görünce.

 Ama itiraf etmeliyim ki bizim zamanımızdan çok daha terbiyeli yetiştiriliyorlar; bir kaçı bana “beyefendi” diye hitap etti; hatta aralarından biri caddede karşıdan karşıya geçmeme yardımcı oldu. Fakat buna mukabil hayret ediyorum yaşıtlarım benden çok daha yaşlılar. 

Tamam bizim jenerasyona yaşını başını almış gözüyle bakılıyor ama bunaklıklarına ve takıla topallaya yürümelerine ne demeli?

Aynı akşam üniversitenin barında bir sınıf arkadaşıma rastladım. 

Nasıl bir değişim geçirmişse artık beni tanıyamadı bile!!!"

(Philippe Noiret)

Mart 09, 2026

SANDALYE TEORİSİ

Her insanın hayatında bir masa vardır.
Sana gerçekten değer veren insanlar, sen gelir gelmez sana bir sandalye çeker.
Sana yer açarlar.
Sana bakarlar.
Sen hiçbir şey istemeden kendilerini ayarlarlar.
Senin orada olman doğaldır.
Hoş karşılanır.
Görülür.
Ama bir de diğerleri vardır:
Seni ayakta bırakanlar.
Sanki fazlalıkmışsın gibi davrananlar.
“Oturmayı hak ediyor musun?” diye seni sınayanlar.

Peki rahatsız edici gerçek nedir?
💫Eğer sandalyeni tekrar tekrar istemek zorunda kalıyorsan yada masanın yanında bekleyerek sürekli oraya sığabilmek için kendini küçültmek zorunda kalıyorsan belki de sen yanlış masadasındır.

Bazen insanlar yanlış masalarda kalmaya devam ederler.
Çünkü çocukluktan gelen bir çekirdek inanç fısıldar:
“Yer istemek zorundasın.”
“Fazla yer kaplama.”
“Şükret, sana bu kadar yer verildiğine.”
Ve böylece kişi…sandalyenin zaten kendisi için çekilmesi gereken yerlerde bile ayakta kalmaya devam eder.

💫Oysa gerçek şudur:
✅Seni fazlalık gibi gören yerlerde yer kapmak için savaşma.
✅Varlığını rahatsız eden yerde ısrar etme.

💫💫 Varlığının değer gördüğü yere git. 

Yada gitme!

Çünkü doğru insanlar…
sen oturmayı hak ediyor musun diye sormaz.
Sana zaten bir sandalye çekmişlerdir. Senin sandalyen o masada vardır!

Şubat 17, 2026

SENİ BANA KATSAM

1984 yılının İstanbul’unda, Aysel Gürel’in kaleminden dökülen bu şahane sözler Neco’nun  (Nejat Özyılmazel) kadife sesiyle birleşmiş. 

‘Masumiyet Müzesi’ dizisinin en güzel yanı bence bu oldu 🥰

👉♥️👉 BURAYA BASINIZ