Ağustos 12, 2025

Rahmetle….

 8 Eylül 1937’de, Eskişehir’in merkezine bağlı Karaçay köyünde Halise Hanım ve Hacı Yakup Bey’in on üç çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Babası Hacı Yakup Bey, Kurtuluş Savaşı’na katılmıştı ve aslen Nogay’dı. Nogaylar, Astrahan yöresinde Nogayca konuşan Türk boylarıydı.

Yakup Bey, ince uzun bir adamdı. Okumamıştı. Ama içine doğup büyüdüğü doğa, onu öylesine sabırlı ve bilgili yapmıştı ki… Kocaman elleriyle toprak kadar sabırlı bu adam, koyundan kuşa her hayvanı, ekinleri, yıldızları, yağmuru çok iyi tanırdı. Bereketli elleriyle otlardan ilaçlar yapıyor; doğanın ona öğrettiği ne varsa, o da çocuklarına aktarmaya çalışıyordu. 

“Bak ekinler büyüyor oğlum, seslerini duyuyor musun?” diyordu babası oğluna. Yakup Bey, ekinlerin büyüme seslerini duyuyor, oğluna da dinletiyordu. Anadolu insanının emek kokan hayatı vardı onda. Sürekli bozkır güneşine bakmaktan gözleri hep kısıktı ve yüzü kırışıklıklarla doluydu.

Anacığı Halise Hanım, on üç çocuk doğurmuş; ancak yoksulluktan, bakımsızlıktan, biraz da cahillikten onunu toprağa vermişti. Onun da elleri hep çalışmaktan kocaman kocaman nasırlar tutmuştu. Öylesine sessizdi ki  yıllar sonra anacığından ise, “Asla şikayet etmez; varla yok arasında yaşardı” diye bahsedecekti. Kına ile kapatmaya çalıştığı o nasırlı elleri, kurban olunası, öpülesi, sevilesiydi…

3 koyunları vardı, geçim kaynakları sayılabilecek , sıfır numara saçları ve güneşten yanmış kapkara yüzüyle bütün gün o koyunların peşinde koşturuyordu. Yokluk ve acının gerçek tanımını öğrenerek yaşadığı çocukluk, neyse ki sevgi doluydu.

Hayatta kalmayı başarmış üç kardeştiler. Yani en azından büyümeyi başarmışlardı.Onun hayatı yaz kış koyunların peşinde koşmaktan ibaretti. Çok sevdiği ablası bir hastalığa yakalandı ve doktorun olmadığı bu koşullarda yok yere öldü.

Bazen eski zamanlarda, ölüm bu kadar kolay ve bu kadar acımasız olabiliyordu; çaresiz bırakıyordu insanı.

Köpekler, kuzular, kuşlar ve bir eşek de, ailesinden sayılıyordu. Üç çoban köpeğinden en çelimsizine, anasız büyüdüğü için Öksüz adını vermişlerdi onun gözlerine baktığında derin bir keder gördüğünden emindi. Belki bu sebepten ona ayrı bir düşkündü; Öksüz de ona. Bir yabancıyı asla yanına yaklaştırmaz, hep koruma içgüdüsünde onunla oyunlar oynardı.

Bir de onsuz yaşayamayacak bir eşeği vardı; o da ailedendi. Sevgi selinden mütevellit, “Sevdam” demişti adına. Birbirlerine ayrı düşkünlerdi; hele Sevdam’ın  düşkünlüğü, tam anlamıyla sevginin, vefanın tanımı gibiydi. Sürekli ahırdan kaçıp okulun önünde çok sevdiği arkadaşını bekliyordu. Ne zamanki o güzel gözleri onu görüyor, her şey kendiliğinden normale dönüveriyordu. Kocaman başını, küçük göğsüne bir kerecik yaslayabilmek içindi tüm bu kargaşa.

Annesinin ısrarıyla başladı okul hayatı. Eskişehir Necatibey İlkokulu’na gitti. 

Daha sonra Eskişehir Atatürk Lisesi’nde eğitim gördü. Sanata merakı da işte bu lise sıralarında çıktı ortaya. Sevdiği hikayeleri sadece okumakla yetinmemişti. Artık onlardan yazmak istiyordu. Bu dönemde hikayeler yazdı ve onları dergilere göndermeye başladı. Ancak bir yandan da babasına yardım etmek için koyunlara bakmaya devam ediyordu. Koyun kokusu, onun teniyle özdeşleşmişti artık; emeğini hep üzerinde taşıyordu. Tabii bu koku, bir başkası için emeğin karşılığı olmayabiliyordu. Kolay kolay kimse yaklaşmazdı yanına; haliyle arkadaşı da yoktu.

Sonunda sıra üniversiteye geldiğinde, hayatında en çok yokluğunu çektiği şeyin peşine düşmeye karar verdi. 1961’de, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu.

Üniversite zamanları da hiç kolay değildi. Para diye bir gerçek vardı ve maalesef o da onlarda yoktu. İstanbul’da tren garında indiğinde ilk önce sorduğu soru, “İstanbul’da en ucuza nerede yatılır?” olmuştu. Sirkeci cevabını aldıktan sonra, burada bir otel odası buldu ve iki yılını bu odayı inşaat işçileriyle paylaşarak geçirdi. Ders zamanlarında okulda ders dinliyor, geri kalan zamanlarda da inşaatlarda çalışıyordu.

Hikaye yazmaya üniversite de devam etti. 

Hatta eğitimi sırasında arkadaşlarıyla şiirlerin ve hikayelerin yer aldığı,  “Erek” adını verdikleri bir dergi bile çıkardılar. 1957’de, Cemal Süreya ile tanıştı ve öykülerini değerlendirerek Pazar Postası’na gönderdi. Tabii ilerleyişi yazarlık üzerinden olmayacaktı…

Açlığını aslında en güzel ve en kolay balık tutup kendine verdiği ziyafetlerle gideriyordu. Eğitiminde ilerledikçe evlerde hasta bakıcılığı yapmaya başladı. Acı tatlı anılarıyla tamamladığı üniversite hayatı içinde bu günleri şöyle anlatacaktı yıllar sonra: "Evlerde 24 saat ağır hasta bekliyordum. Altlarını temizliyor, kriz anlarında doktorun talimat yazısına göre hemen müdalale ediyordum. 

İlk gün on lira aldım. Hemen fırına koştum. On liralık ekmek aldım. Oburca, kusacak kadar yedim. Adeta çiğnemeden yutuyordum. Sonunda kustum.Ama yine yedim. Kalanları yatağımın başucuna koydum. Oda arkadaşlarım dalga geçiyorlardı. Umurumda değildi. Ekmekleri orada görmekle açlık korkumu yeniyor, huzur buluyordum."

Tabi ki Cüneyt Arkını tanıyorsunuz ...(Alıntı)



Ağustos 10, 2025

Nerede O Eski Günler 🍀

 

Pirinç ayıklanırdı evlerde yemeğin yanına pilav, yada dolma içi için kese kağıdıyla gelirdi eve her şey poşet moşet bilmezdik...

Bakkaldan manavdan yada pazardan fileyle dönerdi Annelerimiz Babalarımız.

Sadece Sana yağını bilirdik birde Vita yağını margarinlerden vita yağının boş kutularına çiçek ekerdi annelerimiz ablalarımız...

Radyoda dinlediğimiz arkası yarınların ve maçların hala tadı damağımda,

Halit KIVANÇ

Orhan AYHAN

Necati KARAKAYA onlardı spikerlerimiz. 

Servis nedir onuda bilmezdik okula giderken, bizden büyük ablaların etiğine yapışır öyle giderdik okula..

Şimdi kocaman servis aracında çocuk unutuyorlar ama bizim ablalarımız bizi hiç unutmadı ne okula giderken nede okul çıkışında...

Lapa lapa kar yağsada kapanmazdı okullar...

Sadece pazardan pazara yıkansakta ne kepeklenirdi saçımız nede erkenden kirlenirdi bedenimiz..

Ruhumuz saygımız onlar hiç kirlenmezdi..

Çoğumuz ingilizceyi,

MR ve MRS BROWN’dan öğrendik işte çat pat..

Çizgi romanlarda yaşardık aşkı,

Teksas Tommiks Zagor Madreke hergün okuduğumuz kitaplar arasında birinci sıradaydı okuyan okumayanla değiştirir maceradan maceraya koşardık onlarla..

Şarkılar dinlediğimiz plaklar 45’likti.

Öyle büyük stüdyolar değil küçük plakçı dükyanları vardı hoparlörleri dışarı konur akşama kadar kayıt yaparlardı.

Saklambaç gazetesi Hey, Ses dergileri okurdu mahalledeki ablalar yazlık sinamalar yaz akşamlarının vazgeçilmeziydi her mahallede duvarda yada direkte afişleri asılırdı yeni gelen filimlerin birde gelecek hafta oynayacak filimin,

Kötü adam, Erol TAŞ, Ekrem BORA,

Kızlerın hayalindekiler🤗;

Kadir İNANIR, CÜNEYT ARKIN, EDİZ HUN,GÖKSEL ARSOY,

Erkeklerin hayalindeki,

Türkan ŞORAY, Filiz AKIN, Fatma GERİK ve ismini sayamadığım ne çok sanatçılar vardı sanki aileden biriydi hepsi.

Yazlık tatil köyleri falan bilmezdik koca bir yaz mahallede sokakta geçerdi.

Bizim için yazlık da kışlık da tatil köyü mahallemizdi.

Sıcaktan kavrulsakta yazı,

soğuktan donsakta kışıda aynı derecede severdik.

Anne Baba abla abi kardeş arkadaş konu komşu güzel güzel geçinip giderdik işte,

Bizler güzel çocuklardık..

Keyifli vakitler olsun dostlar 

Bu sabah hep beraber şöyle bir geçmişe gidelim biraz dedim..

Ne güzeldi o günler hey gidi günler heyyyy..


Alıntı

Ağustos 07, 2025

 Boethius: “İyileşmek istiyorsan yaranı açmamalısın.” 

Schopenhauer: “Yara, kendi kendisini iyileştirir.” 

Shakespeare: “Yara ile alay eder, yaralanmamış olan.”

Nietzsche: “Unutan iyileşir..”



Ağustos 04, 2025

"Annem Değişti"

 

Annemin bir sürü sorunu vardı. Uyuyamazdı, sürekli yorgun hissederdi. Huysuzdu, alıngandı, her şey canını yakardı. Sürekli bir acı içindeydi... ta ki, hiçbir uyarı olmadan değiştiği güne kadar. Ama ilginçtir, durumlar aynı kaldı. Sadece o değişmişti. Artık bambaşkaydı.

Bir gün babam ona şöyle dedi:

— Tatlım, üç aydır iş arıyorum ama bir türlü bulamıyorum. Bu akşam arkadaşlarla birkaç bira içmeye çıkacağım.

Annem sakin bir şekilde yanıtladı:

— Çok iyi, keyfiniz yerinde olsun.

Kardeşim itiraf etti:

— Anne, üniversitedeki bütün derslerden kaldım...

Annem gayet sakince cevap verdi:

— Dert değil. Telafi edersin. Edemezsen de bir dahaki dönem kendi harç paranı kendin ödersin.

Kız kardeşim endişeyle geldi:

— Anne, kaza yaptım…

Annem yine aynı sakinlikle:

— Sorun değil. Arabayı tamirciye götür, masrafları nasıl karşılayacağını düşün. Bu arada otobüs ya da metro kullanırsın.

Sonra gelini geldi ve dedi ki:

— Kayınvalide, bir süre sizde kalmak istiyorum.

Annem gülümsedi:

— Oturma odasındaki kanepeyi kullanabilirsin. Dolapta battaniyeler var.

Hepimiz şaşkındık. Bu ani huzur ve sakinlik bizi endişelendirdi.

Aramızdan bazıları gizlice doktora gidip 1000 mg'lık "Umurumda değil" hapı yazdırdığını düşündü. Hatta belki dozu ikiye katladı!

Filmlerdeki gibi, onu bu olası bağımlılıktan kurtarmak için bir aile müdahalesi yapmayı bile düşündük.

Ama o bizi bir araya getirdi ve nazikçe şunları söyledi:

> "Herkesin kendi hayatından sorumlu olduğunu anlamam biraz zaman aldı.

Yıllarca kaygı, endişe, öfke, uykusuzluk ve stres içinde yaşadım. Ama fark ettim ki bunlar sizin sorunlarınızı çözmediği gibi, sadece benim sağlığımı bozuyordu.

Başkalarının yaptıklarından ben sorumlu değilim. Ama onlara verdiğim tepkiden ben sorumluyum.

O yüzden artık kendimi korumaya, sakin kalmaya ve herkesin kendi hayatına odaklanmasına karar verdim."💖🌹