Mart 26, 2026

Sinema Gecesi 🎥

Eski İstanbul’un o naif ruhunu özleyen var mı? 🎞️

1953 yapımı Beklenen Şarkı, sadece bir film değil; Zeki Müren efsanesinin doğuşu! Yayınlandığında yer yerinden oynamış . Gişe rekorları kırılmış. Konservatuvar öğrencisi bir gencin, imkansızlıklar içinden gelen şöhretini ve hüzünlü aşkını anlatıyor. 

• Neden İzlemelisin? 🤗Sanat Güneşi'mizin o gencecik halini görmek ve filmle aynı adı taşıyan o besteyi kendi sesinden dinlemek için. 🎙️🖤


👇FİLM için TIK TIK👇

BEKLENEN ŞARKI İZLEE






Mart 18, 2026

FİLM

 Bugün size izlerken hem kahkaha atacağınız hem de gözyaşlarınızı tutamayacağınız harika bir İngiliz komedi-draması öneriyorum: Finding Your Feet (Hayatımın Dansı).

Düşünün ki kusursuz sandığınız hayatınız bir anda altüst oluyor ve kendinizi hiç alışık olmadığınız, özgür ruhlu insanların arasında bir dans sınıfında buluyorsunuz! ✨ Film, hayata küsmek yerine müziğin sesini açmayı, kalıpları yıkmayı ve en önemlisi "kendini yeniden bulmayı" o kadar tatlı bir dille anlatıyor ki, bittiğinde kalkıp dans etmek isteyeceksiniz🤗


 ▶️▶️    FİLM BURADA🍀




Mart 16, 2026

Her dede, babaanne ya da anneanne bir çócuğun hayatının parçası olmayi seçmez.

 

Bazıları çok yakınlarda yaşar ama yine de bir yabancı gibi kalır.

Bazıları “yakında uğrarız” der

ama o “yakında” hiç gelmez.

Bazıları dede ya da babaanne olma fikrini sever,

ama gerçekten bir çocuğun hayatında yer almayı değil.

Ve çocuklar bunun nedenlerini anlamaz.

Onlar yetişkinlerin gururunu,

kırgınlıklarını,

aile içindeki karmaşık meseleleri anlayamaz.

Bir çocuk sadece çok basit bir şeyi anlar:

Kimin gerçekten orada olduğunu.

Yere oturup onunla oyun oynayanı hatırlar.

En sevdiği şeyi soranı hatırlar.

Doğum gününü unutmayanı hatırlar.

Ve kimlerin olmadığını da fark eder.

Çünkü bir çocuk için sevgi

sadece söylenen bir söz değildir.

Gösterilen bir şeydir.

İşte tam burada, fark edilmeden bir çekirdek inanç oluşmaya başlar.

Çocuk, hayatındaki yetişkinlerin davranışlarından kendisi hakkında bir anlam çıkarır.

Eğer yanında olan, ilgilenen, değer veren büyükleri varsa

çocuğun içinde şu inanç filizlenir:

“Ben değerliyim.”

“Ben sevilmeye layığım.”

“İnsanlar benimle ilgilenir.”

Ama sürekli uzak duran, ilgisiz kalan yetişkinlerle büyüyen bir çocuk bazen şunu düşünebilir:

“Ben yeterince önemli değilim.”

“Demek ki beni sevmek zor.”

Oysa gerçek çoğu zaman çocukla ilgili değildir.

Yetişkinlerin kendi yaraları, kırgınlıkları ve hayatlarıdır.

Bu yüzden çocukların kalbinde yer eden şey sözler değil, varlıktır.

Çünkü yıllar sonra çocuklar

kimlerin gelmesi gerektiğini hatırlamaz.

Ama kimlerin gerçekten geldiğini asla unutmaz.

Mart 15, 2026

ANNEM...

 

Birçok çocuğun , yetiştirme yurtlarına verilmesinin ortak noktasıdır ebeveynlik görevini yerine getiremeyen anneler /babalar. İşte bu çocuklardan birisinin yetişkin olduğunda kaleme aldığı hikayesi. Akıl hastası olmasına rağmen çocuklarına düşkünlüğü hiç bitmeyen bir anne ve yıllar sonra anneye duyulan bir özlem…

🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀

Hayatımda en çok iz bırakan kişi annemdir. 

Onu hiç yargılayabilme şansım olmadı. O bir akıl hastasıydı. Oldukça zekiydi aslında. Üç kardeşimizin üçü de okulda başarılarıyla sıyrılınca herkesin üzerinde hemfikir olduğu konu zekamızı annemizden aldığıydı. 

Annem ilginç insandı. Bir an kalkar güler, oynardı. Kendi kendine konuşurdu. Bazen öyle severdi ki, insan sevilmeye doyamazdı. Bazen de heyheyleri üzerinde olur, herkese ve her şeye söylenir, kızar, bağırır, çağırırdı. 

Annemin yüreği hep çocuklarıyla doluydu. Ebeveynlik becerilerini yerine getirmez, getiremezdi. 

Kardeşlerimle birlikte ben 7 yaşındayken Isparta’ya çocuk yuvasına gidince annemin yeni evinin de oraya 15 dakika uzaklıkta olduğunu öğrenmiştik. Daha doğrusu annem Şarkikaraağaç’a bizi görmeye geldiğinde bizi çocuk yuvasına kaydettiklerini öğrendiğinde deliye dönmüş ve bizi gelip bulmuştu. Ben yurttan ayrılıncaya kadar da yuvaya ve yurda 15 dakika uzaklıktaki o evde, hep canı bizim için atacak şekilde yanımızda olmaya çalıştı. Okumak, adam olmak gibi konular annemin lügatında yer almıyordu. Varsa yoksa küçük de olsam onunla gül toplamaya gitmek, kiraz çapalamak, elma toplamak gibi işlerde yer almalıydım. Veya o meşhur Isparta Halısını dokumaktı onun gözünde yerim. Sabahın beşinde yurdun camına vurup bekçiyi ve beni uyandırıp beni elmaya, güle, kiraza götürmek için çabalardı. Çalışıp para kazanma yaşım onun için 12 idi. Paraları da hep vereceğim der, sonrasında vermez, gider ablama, abime, bana çeyiz alırdı kendince. 

Annem çok farklı bir insandı. Doğayla barışıktı. Hayvanları hep çok sevdi. Onun hayatına ömrümün birçok anında çok özendim. Erasmus’un o meşhur “Deliliğe Övgü” kitabındaki gibi bir yaşamı vardı. Mahalledeki çöpler yazın kokmasın diye yanlarına dut ağacı dikendi. Tüm kedileri, köpekleri doyurandı. Mezarda ölüler rahat uyusun diye temizleyendi. Her hali bir garipti. Bana üç tavşan hediye alan, ve bir yıl içinde sayısı 100’e çıkınca şaşkına dönendi. Annem yuvaya sık gelmek, aklınca tüm çocukların annesi olmak için çok çalışırdı. Maaşı aldığında fıstıklar, kolalar, ve bilumum hediyelerle yuvaya ziyaretçi salonuna gelirdi. Sererdi ortaya sofra bezini, çocuklara ziyafet verirdi kendince. Çoğu zaman beni görmek için gelir, öğretmenler görüştürmezdi. Ne de zalimceydi bir annenin çocuğuna, bir çocuğun annesine sarılamaması. Bir gün ikinci katın camında, parmaklıkların arkasından benimle konuşmaya çalışması ve bana okul harçlığı vermek için uğraşmasını hayatım boyunca unutamam. Annemi hayatım boyunca yargılayamadım. Çocukken ona çok kızdım. Sokaklarda onunla yürürken okul arkadaşlarım görecek, kendi kendine konuşmasını yargılayacak diye ben de sanki onunla konuşur gibi yapardım. 

Annemi yargılayamadım. Hiç. Annem benim için ne miydi? Bir sıcaklıktı her şeye rağmen. Ben onun aklının bir köşesindeydim. Bana bir şey olsa benim için dünyada en üzülecek kişiydi. 

Ben onun “miniş”iydim. Parayı kullanmayı becerememesine ve çevresindeki insanların ona imzalar attırıp mallarına el koymasına, pahalı şekilde kötü malzemeleri satmasına rağmen, annem ne aldıysa bizim için alırdı. 


Annem benim için hala çok özel. O her zaman neşeli anlarında söylediği “Hacel ovasını engin mi sandın, Ayağında potini var zengin mi sandın” türküsü ile çocukluğumun bağlarından bana gülümsüyor.