Mayıs 18, 2026

 


💫Buzun Zaferinden Sokaklara 
1990'larda Rus buz patencisi Elena Gouliakova, yeteneği ve zarafetiyle Avrupa genelinde hayranlık uyandırdı. Buz üzerindeki zarafeti onu bir yıldız yaptı.
2000 yılında, eşi ve antrenörü Nikolay Suetov ile birlikte Monterrey'e taşındı ve burada onlarca Meksikalı çocuğa buz patenini tanıtan bir akademi açtılar. Bir an için, yeni bir başarı dönemi gibi görünüyordu.
Ancak 2006'da, acı verici bir boşanma ve merkezin kapanmasının ardından her şey değişti. 2010 yılına gelindiğinde Elena'ya paranoid şizofreni teşhisi kondu. O zamandan beri hayatı yürek burkan bir hal aldı.
Bugün, Jalisco'daki Tepatitlán'da, genellikle bir araba ve hayvanlarıyla birlikte hayatta kalıyor. Komşuları onu tanıyor, ancak dil engeli nedeniyle (sadece Rusça ve İngilizce konuşuyor) çoğu yardımı reddediyor.
 Onun hikayesi çarpıcı bir hatırlatma: zafer ve kırılganlık arasındaki mesafe sadece bir adım kadar olabilir. 
#ElenaGouliakova 
Kaynak BBC Word News

Mayıs 16, 2026

MERHABA🤗


Biliyorsunuz instagramın o canlı, hareketli dünyasında fazlasıyla aktiftim; orada şimdiki popüler deyimle tamamen "organik" ve sizler çok kıymetli dostluklar biriktirdim.🙏😌


Fakat bazen hayatın ritmi öyle bir değişiyor ki, dijital dünyanın o durmak bilmeyen uğultusu ruhumu yormaya başlıyor. Belki hayatın içinden geçtiğim özel bir yaş döngüsü, belki de sadece içsel bir nadas ihtiyacı... 


Şimdilerde o gürültüden alabildiğine kaçıp kendi dünyama sığınmayı seçiyorum. Kitapların kokusuna gömülmek, evimin huzuruna çekilmek, sevdiklerimle sessizce oturup bir fincan çayın, güzel bir filmin ya da sakin bir yürüyüşün tadını çıkarmak bana kalabalıkların vaat ettiği her şeyden daha iyi geliyor.


Tam da böyle bir içsel inziva döneminde, Ahmet enişte ile çıktığımız bir yolculuk esnasında elim gayriihtiyari buranın yani blog sayfamın istatistiklerine gitti🥰


Karşılaştığım tablo beni hem çok şaşırttı hem de kalbimin en ince yerine dokundu: Günlerdir tek bir satır bile paylaşmamış olmama rağmen, burası her gün sessizce ziyaret ediliyor. Bir kez daha anladım ki;

biz bu dijital kalabalığın içinde birbirini gözünden tanıyan, 

aynı frekansta titreşen “benzer ruhlarız.

Siz oradasınız, biliyorum; her gün "Acaba bugün bir şeyler paylaşmış mı?" diye buranın kapısını çalan o vefalı dostlarsınız.

❤️❤️Bu satırları dünyanın hangi köşesinde, hangi ruh halinde ya da kimlerin yanında okuyorsanız çoook teşekkür ederim.. 

Hayatın koşturmacası içinde bir yerlerde yollarımız iyi ki kesişmiş; sessizliğimi bile benimle paylaşan siz güzel insanlara, her neredeyseniz kocaman bir MERHABA ve kucak dolusu sevgi gönderiyorum.



Mayıs 02, 2026

Babam Ankara’nın Ayazını Severdi

 
Babam Ankara’nın ayazını severdi.“Bu şehrin soğuğunun karakteri var,” derdi.Her sabah Kızılay’da aynı simitçiye uğrar,elinde simit, yanında ince belli çay…Nefesi havada duman olurdu,ama sigarası hiç sönmezdi.
Babamın kokusu Ankara gibiydi: kuru ayaz, kolonya… ve tütün.
Ben o kokuyla büyüdüm.
Hiç rahatsız olmadım.
Çünkü o, babamdı.
Ta ki bir sabah…
o kokunun içine başka bir şey karışana kadar.
İlk O Sabah Anladım… Bir Şey Değişmişti
Kahvaltıdaydık.
Babam simidini çaya batırdı, yutkunmak istedi… durdu.
Sesi çatladı.
Boğazı düğümlendi.
“Üşütmüşümdür,” dedi.
Ama Ankara’nın ayazı bile
insanın sesini böyle kırmazdı.
İki hafta geçti.
Sesi inceldi.
Sonra kaybolmaya başladı.
Merasim Sokak’taki doktor baktı, sustu…
Sonra sadece şunu söyledi:
“Detaylı bakmamız lazım.”
Hastane koridorları…
soğuk, uzun, kalabalık… ama tuhaf şekilde yalnız.
Ve bir gün o cümle geldi:
“Gırtlakta kitle…”
Babam o an ilk defa susmadı…
çekindi.
Sanki herkes onun kokusunu fark etmiş gibi.
O Koku… Artık Aynı Değildi
Tütün kokusunun arasına
garip bir şey karışmıştı.
Pas gibi…
yanmış soba gibi…
eski otobüs egzozu gibi…
Ben geri çekilmedim.
Gülümsedim.
Ama babam anladı.
Yanıma yaklaşırken yüzünü çeviriyordu.
Boğazını gömleğiyle kapatıyordu.
Sanki bu, yıllardır taşıdığı alışkanlık değil…
yeni işlenmiş bir suç gibiydi.
Bir gün eve geldi.
Kapıda durdu ve dedi ki:
“Sen rahatsız olma kızım… ben üstümü değiştireyim.”
İşte o an…
sigaranın sadece içilmediğini anladım.
İnsan bazen onu saklamaya da çalışıyormuş.
Ameliyat Günü
Ankara griydi.
Babam pencereye baktı:
“Bu ayazı özleyeceğim,” dedi.
Sesi yok gibiydi.
Ameliyattan sonra…
boğazında küçük bir delik vardı.
Artık oradan nefes alıyordu.
Sesi yoktu.
Gece yanında oturdum.
Bir an nefesi kesildi.
Kalbim durdu sandım.
Eliyle işaret etti…
yardım istedi…
Titreyerek müdahale ettim.
Sonra bana baktı.
Utandı.
Gerçekten utandı.
Ben yanağımı omzuna yasladım.
Geri çekilmedim.
O an anladı:
Ben kokudan rahatsız değildim.
Ben…
ona bunu yaşatan şeyden nefret ediyordum.
Babam hâlâ mücadele ediyor.
Ama ben o gün şunu öğrendim:
İnsanı öldüren şey sadece duman değil…
Sevdiklerinin yanında
başını eğdiren o utançtır.
Sigara içenler bu yazıyı sevmez.
Hatta çoğu okumaz bile.
Ama bir gün…
Bir yerde…
Bir cümle takılır akıllarına.
Çünkü gerçek şu:
En ağır hikâye sigara içene değil…
onu izleyene yazılır.
Bir kız çocuğu
babasının kokusuyla büyür…
Ama o koku değiştiğinde
her şeyi anlar.
Alıntı