Ağustos 26, 2026
BAZI INSANLAR 🧐
Arabamı sattım.Bir ay oldu.Kapalı otoparktaki numaralı yerim boştu.
Bir indim…
Benim yerde başka araba.
Yan tarafta arabası olan komşu, ikinci arabasını benim yere koymuş.
Güvenliği aradım.
“Uyarın,” dedim.
On beş gün geçti.
Yine indim.
Bu sefer kendi arabası yine benim yerde.
Tekrar guvenligi aradım.
“Gerekirse ceza kesin,” dedim.
Yarım saat sonra kapı çaldı.
Adam kapıda.
Bekledim ki “kusura bakmayın” desin.
Belki kiralamak istedi.Sitelerde boş yeri olanlar ikinci aracı olana kiralıyor.
Kibarca reddederim zaten bir ay sonra araç alacagim diye düşündüm.
Hiçbirini demedi.
— Ben üst kat komşunuz doktorum, sağlık çalışanıyım. Arabam hastaneye ait. Sizin aracınız yok sanırsam.Bizde iki tane var. Park ediyorum sorun olmaz herhalde?
Cümlenin tercümesi şuydu:
“Boşsa bedava benimdir.”
— Uygun değil, dedim.
Gitti.
Sonra merak ettim.İsmini soy ismini aradım.
Irak’ta bir tıp fakültesi mezunu .(Kendisi türk burada kazanamadığı için orada okumuş)
Denklik yok.
İlaç firmasında pazarlamada çalışıyor.Pandemi dönemi diye birde bu unvanı saglıkcıyım diye avantaja çeviriyor.
Altı aydır aidat da ödememiş.
Ama özgüven tam.
Unvan büyük.
Sınır küçük.
Aylar sonra arabamı aldim.
Annemlere gittim.
Numaralı açık otopark.
Yıllık ücretini ben ödüyorum.
Yerimde sıfır, kırmızı bir araba.
Telefon no var önde aradım.
— Bizim hanım park etmiştir, siz bir yana koyun, dedi adam.
Bir yana koyarsam akşam gerçek sahibi gelecek.
— Hanımı arayayım, insin.
Yirmi beş dakika bekledim.
Kadın geldi.
Bekledim ki “özür dilerim” desin.
Kimbilir ne mahcup olmuştur baskasinin yerine park etmiş.
Ben de “olmuş bir kere” diyeceğim.
Demedi.
Etrafı süzdü.
— Siz pek gelmiyorsunuz galiba buraya.
— Haftada birkaç gün ben bazen diğer kardeşim gelir dedim .
Omuz silkti.Kendince espri yaptı.
— O zaman ara ara biz bırakabiliriz demek oluyor bu...
Bu izin istemek değildi.
Hak devri teklifiydi.
— Hayır, bırakmasanız iyi olur. Ücret ödüyoruz dedim.
— Biz de ödüyoruz, dedi.
Tek araç için ödüyorsun ikinci 0 aracı aldiysan bul bir park yeri abone ol demedim konu uzamasin diye...
Ama mahcubiyet yoktu.
O gün anladım:
Bazı insanlar boşluğu fırsat sanır.
Sahibi görünmeyen şeyi sahipsiz zanneder.
“Nasıl olsa kullanmıyor.”
“Nasıl olsa gelmiyor.”
“Nasıl olsa idare eder.”
İzin istemek yok özür yok.
Sorun park yeri değil...
“Boşsa benimdir.”
Hayatta da böyle.
Boş bıraktığın saygıyı doldururlar.
Boş bıraktığın sınırı test ederler.
Boş bıraktığın alanı sahiplenirler.
En ilginci?
Özür dilemezler mahçup hissetmezler.
Çünkü kendilerini haksız görmezler.
Ağustos 18, 2026
Mahalle, Herkesin Çocuğuydu
Eskiden mahallelerimiz vardı…
İç içe, sıcacık, insancıl mahalleler.
Birden çocukluğumu özledim.
Arsaların tozuna bulanmış, umutla koştuğumuz günleri… Akşama kadar sokaklarda oynardık. Birimiz çağırır, ötekiler toplanırdı. Eve gitmek istemezdik. Çünkü eve girersek bir daha dışarı çıkamayacağımızı düşünürdük.
Ekmek arası salçamızı elimize alır, yine sokağa koşardık. Karnımız acıkınca bir komşunun kapısından uzanan ekmek, susayınca bir tas su yeterdi bize.
Çünkü mahallede herkes birbirini tanırdı.
Bir anne çocuğunu sokakta bırakıp pazara gittiyse, diğer anneler o çocuğa göz kulak olurdu. O çocuk hiç sahipsiz değildi.
Çünkü mahalle, herkesin çocuğuydu.
Komşuluk vardı.
Dayanışma vardı.
Kapılar sadece açılıp kapanmaz, yüreklere açılırdı.
Çocuklar düşerdi, dizleri kanardı. Ağlar, biraz sonra yine oyuna dönerlerdi. Kavga eder, barışır, birlikte büyürlerdi. Arkadaşlıkları ekranlardan değil, sokaklardan öğrenirlerdi.
Uçurtma uçururduk…
Balonların ipini sıkı sıkı tutardık.
Top peşinde koşardık.
Saklambaç oynardık.
Akşam ezanına kadar sokaklarda yankılanırdı çocuk sesleri.
Şimdi ise çocukluk, beton duvarların arasına sıkıştırılmış gibi.
Çocuklar kapalı oyun alanlarına, kapalı kreşlere, dört duvarın içine bırakılıyor. Ellerine tabletler, telefonlar veriliyor. Saatlerce ekranların karşısında büyüyorlar.
Sonra da soruyoruz:
“Bu çocuklar neden böyle?”
Çünkü çocuk koşmuyor.
Düşmüyor.
Dizini kanatmıyor.
Ağaçlara tırmanmıyor.
Toprağa basmıyor.
Gökyüzüne bakıp hayal kurmuyor.
Bir çocuğun hayal gücünü, hazır görüntülerden daha fazla ne öldürebilir?
Çocuk kendi oyununu kurmalı.
Kendi hikâyesini yazmalı.
Bir sopayı at, bir taşı oyuncak, bir karton kutuyu ev yapabilmeli.
Çünkü çocukluk biraz da özgürce hayal kurabilmektir.
Şimdi beton yığınlarının arasında çocukların gülüşlerini arıyoruz.
Ne eski arsalar kaldı,
ne kapı önlerinde oturan anneler,
ne birbirine “Çocuğumuzu gördün mü?” diye soran komşular…
Mahalle kültürü, betonun ve yalnızlığın altında can çekişiyor.
Ve en çok da çocuklar eksiliyor bundan.
Keşke yeniden mahallelerimiz olsa…
Bir çocuğun düştüğünde elinden tutacak onlarca el,
susadığında su verecek onlarca kapı,
ağladığında başını okşayacak onlarca yürek olsa.
Keşke çocuklar yeniden sokaklara çıksa.
Koşsalar…
Düşseler…
Gülseler…
Yeniden kalkıp oyunlarına devam etseler.
Çünkü çocukların gülüşleri bu dünyanın en güzel sesidir.
Biz o gülüşleri soldurmayalım.
Çocukların çocukluğunu ellerinden almayalım.
Bırakalım çocuklar biraz kirli, biraz yaramaz, biraz özgür olsun.
Bırakalım gökyüzüne baksınlar.
Uçurtmalarını gökyüzüne bıraksınlar.
Ve biz, uzaktan onları izlerken yeniden hatırlayalım:
Bir zamanlar mahallelerimiz vardı.
Ve o mahallelerde herkes birbirinin çocuğuydu.
Fadime Can
Ağustos 14, 2026
"Bir Ananın Dağ Gibi Duruşu: Yeşilin Ortasında Bir Yaşam Mücadelesi 🌿"
Hepimizin zaman zaman hayali değil midir o şehir kalabalığından, gürültüsünden kaçıp bir köye sığınmak? 🌿
Ama gel gör ki alışkın olmayana o hayat hiç de kolay değil... Belgeseli izlerken bunu bir kez daha anladım. Küçük yaşta 6 çocuğuyla yapayalnız kalmış bir ananın evlatları için verdiği o muazzam mücadeleyi izlemek hem içimi ısıttı hem kalbimi burktu.
Oğluyla olan o sıcacık bağlarına, kadının o güçlü duruşuna ve fedakarlığına hem hayran kaldım hem de yaşadıklarını düşününce içim cız etti. Gerçek sevginin, emeğin ve fedakarlığın ne demek olduğunu hatırlatan harika bir belgesel. Kahvenizi alın ve mutlaka izleyin... ☕️✨
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

