Haziran 27, 2026

ADNAN



Şu an 'adnan' belgeselini izliyorum ve kelimenin tam anlamıyla içim darmadağın oldu. Ekranlardaki o 'kedicik' şovlarının arkasında meğer ne büyük acılar varmış... Kızlarını o yapının elinden kurtarmaya çalışan bir babanın feryadını izledim, çaresizliği resmen içime işledi. Sadece bir suç şebekesini değil; karartılan hayatları, yıkılan aileleri anlatmışlar. Çok ama çok sarsıcı..."

Haziran 25, 2026

Mutlaka İzle




Her şeyin hızla akıp gittiği, kalabalıkların içinde bile yalnız hissettiğimiz bu çağda, ruhunuza ilaç gibi gelecek bir hikayeyle geldim. 

"Dağlardaki Yalnız Adam: Veysel'in Yayla Sevinci" belgeselini az önce bitirdim ve içimde bıraktığı o derin huzuru kelimelerle anlatmam çok zor. Şehrin tüm gürültüsünü, koşturmacasını bir kenara bırakıp sadece doğanın, sadık hayvan dostlarımızın ve bir insanın içsel dinginliğinin sesini dinlemek... Veysel’in o yüce dağların eteklerinde, can dostlarıyla kurduğu saf ve koşulsuz bağ bana unuttuğumuz pek çok şeyi yeniden hatırlattı.

Eğer şu sıralar içinizi ısıtacak, size "gerçek huzur neydi?" diye sorduracak samimi bir yolculuğa çıkmak isterseniz, bu belgesele mutlaka bir şans verin. 

Ben izlerken hem gözlerim doldu hem de ruhum dinlendi; eminim size de çok iyi gelecek. ⛰️🐾

Mayıs 22, 2026

“Kapama oğlum… Evde ses olsun…”

 


Babam biz evden ayrıldıktan sonra gece televizyon açık uyumaya başladı.

İlk başta “alışkanlık olmuş” sandım.

“Yaşlı adam işte… sesi seviyor herhalde” dedim.

Bir gece onda kaldığımda gerçeği anladım.

Gece saat iki gibi su içmek için kalktım.

Salonun ışığı kapalıydı ama televizyonun o mavi ışığı hâlâ yanıyordu.

Babam koltukta uyuyakalmıştı.

Üzerinde eski hırkası…

Bir eli göğsünde, sanki üşüyormuş gibi kendi kendine sarılmış.

Sessizce gidip televizyonu kapatayım dedim.

Tam kumandaya uzanırken uykusunda mırıldandığını duydum:

“Kapama oğlum… Evde ses olsun…”

O an içimde bir şey çöktü.

Babam karanlıktan korkmuyormuş.

Sessizlikten korkuyormuş.

Eskiden çayın hiç eksik olmadığı evin sessizliğinden…

Kapı çalınca “Kim geldi?” diye heyecanlanılan günlerin bitmesinden…

Akşam sofralarında herkesin aynı anda konuştuğu zamanların yok olmasından…

Bir zamanlar çocuk sesleri dolan evde artık yalnızca duvarların kalmasından…

Ve belki de en çok…

Birinin çıkıp:

“Baba bugün nasılsın?” dememesinden.

Biz kendi hayat telaşımızdayken…

İş, güç, trafik, çocuklar, yorgunluk derken…

O, gün içinde kimseyle konuşmadan saatler geçiriyormuş.

Bazen sırf ev boş görünmesin diye televizyonu açık bırakıyormuş.

İnsan sesi olsun diye…

Birileri varmış gibi hissetsin diye…

O gece uyuyamadım.

Ellerine baktım.

Bir zamanlar beni düşürmeden tutan ellere…

Okul harçlığım olsun diye kendi ihtiyacını erteleyen ellere…

Hasta olduğumda başımda sabahlayan ellere…

Ve şunu anladım:

Bazı yaşlı babaların paraya ihtiyacı yok.

Bir çaya…

Bir yarım saat muhabbete…

“Bir şeye ihtiyacın var mı baba?” cümlesine ihtiyacı var.

Ama bir yerden sonra istemeyi bırakıyorlar.

Yük olurum diye…

Rahatsız ederim diye…

“İyiyim oğlum” demeyi öğreniyorlar.

Belki de en acı olan bu…

Bir ömür evi ayakta tutan adamın…

Geceleri yalnız hissetmemek için televizyon sesiyle uyumaya çalışması.

Bazı insanlar yaşlandığında “istememeyi” öğrenir. Çünkü yıllarca güçlü olmak zorunda kalmışlardır. İçten içe gelişen “yük olmayayım” çekirdek inancı, zamanla yalnızlığı kabullenmeye dönüşebilir. Oysa bazen bir telefon, birlikte içilen bir çay ya da kısa bir ziyaret… yılların sessizliğini bir anda dağıtabilir.

Mayıs 21, 2026

❤️❤️❤️

Hiç arkadaşı olmayan ya da çok küçük bir ilişki çemberi kuran bir kadın, genellikle kendinden çok ama çok emin bir kadındır.

İnan bana, bu niteliğin nicelikten üstün olduğunu anlamıştır.

Değerini onaylatmak için kalabalığa ihtiyaç duymaz; onun özgüveni içinden gelir, başkalarının bakışından değil.

Yalnızlıktan korkmaz çünkü kendi gücünü tanır.

Enerjisini kime ve neye adadığını dikkatlice seçer.

Zehirli arkadaşlıkları, dramaları ve dedikoduları geride bırakmış; 

çekip gitmeyi seçmiştir.

Artık gereksiz türbülanstan uzak, huzurlu bir yaşam kurmuştur — ve bu onu daha mutlu etmiştir.

Kendini tamamlanmış hissetmek için kalabalığa ihtiyacı yoktur; iç dünyasında huzuru bulmuştur.

Gerçek dostlukların nadir olduğunu bilir ve sayıca çok olandansa, az ama samimi ilişkileri tercih eder.

Çevresindeki küçük grup, gerçekten güvendiği insanlardan oluşur — ona olan sadakatini defalarca kanıtlamış kişilerden.

Yüzeysel ilişkilerle zaman kaybetmez; onun zamanı değerlidir ve akıllıca harcar.

Ne istediğini bilen ve daha azıyla yetinmeyecek bir kadındır.

Bu yüzden bir gün arkadaşsız ya da çok küçük bir çevresi olan bir kadınla karşılaşırsanız, onu asla hafife almayın.

O, sakin, sağlam ve değerinin tamamen farkında olan bir kadındır.

Başkalarının onayına ihtiyacı yoktur, çünkü zaten kendini bulmuştur.

Mayıs 18, 2026

 


💫Buzun Zaferinden Sokaklara 
1990'larda Rus buz patencisi Elena Gouliakova, yeteneği ve zarafetiyle Avrupa genelinde hayranlık uyandırdı. Buz üzerindeki zarafeti onu bir yıldız yaptı.
2000 yılında, eşi ve antrenörü Nikolay Suetov ile birlikte Monterrey'e taşındı ve burada onlarca Meksikalı çocuğa buz patenini tanıtan bir akademi açtılar. Bir an için, yeni bir başarı dönemi gibi görünüyordu.
Ancak 2006'da, acı verici bir boşanma ve merkezin kapanmasının ardından her şey değişti. 2010 yılına gelindiğinde Elena'ya paranoid şizofreni teşhisi kondu. O zamandan beri hayatı yürek burkan bir hal aldı.
Bugün, Jalisco'daki Tepatitlán'da, genellikle bir araba ve hayvanlarıyla birlikte hayatta kalıyor. Komşuları onu tanıyor, ancak dil engeli nedeniyle (sadece Rusça ve İngilizce konuşuyor) çoğu yardımı reddediyor.
 Onun hikayesi çarpıcı bir hatırlatma: zafer ve kırılganlık arasındaki mesafe sadece bir adım kadar olabilir. 
#ElenaGouliakova 
Kaynak BBC Word News

Mayıs 16, 2026

MERHABA🤗


Biliyorsunuz instagramın o canlı, hareketli dünyasında fazlasıyla aktiftim; orada şimdiki popüler deyimle tamamen "organik" ve sizler çok kıymetli dostluklar biriktirdim.🙏😌


Fakat bazen hayatın ritmi öyle bir değişiyor ki, dijital dünyanın o durmak bilmeyen uğultusu ruhumu yormaya başlıyor. Belki hayatın içinden geçtiğim özel bir yaş döngüsü, belki de sadece içsel bir nadas ihtiyacı... 


Şimdilerde o gürültüden alabildiğine kaçıp kendi dünyama sığınmayı seçiyorum. Kitapların kokusuna gömülmek, evimin huzuruna çekilmek, sevdiklerimle sessizce oturup bir fincan çayın, güzel bir filmin ya da sakin bir yürüyüşün tadını çıkarmak bana kalabalıkların vaat ettiği her şeyden daha iyi geliyor.


Tam da böyle bir içsel inziva döneminde, Ahmet enişte ile çıktığımız bir yolculuk esnasında elim gayriihtiyari buranın yani blog sayfamın istatistiklerine gitti🥰


Karşılaştığım tablo beni hem çok şaşırttı hem de kalbimin en ince yerine dokundu: Günlerdir tek bir satır bile paylaşmamış olmama rağmen, burası her gün sessizce ziyaret ediliyor. Bir kez daha anladım ki;

biz bu dijital kalabalığın içinde birbirini gözünden tanıyan, 

aynı frekansta titreşen “benzer ruhlarız.

Siz oradasınız, biliyorum; her gün "Acaba bugün bir şeyler paylaşmış mı?" diye buranın kapısını çalan o vefalı dostlarsınız.

❤️❤️Bu satırları dünyanın hangi köşesinde, hangi ruh halinde ya da kimlerin yanında okuyorsanız çoook teşekkür ederim.. 

Hayatın koşturmacası içinde bir yerlerde yollarımız iyi ki kesişmiş; sessizliğimi bile benimle paylaşan siz güzel insanlara, her neredeyseniz kocaman bir MERHABA ve kucak dolusu sevgi gönderiyorum.



Mayıs 02, 2026

Babam Ankara’nın Ayazını Severdi

 
Babam Ankara’nın ayazını severdi.“Bu şehrin soğuğunun karakteri var,” derdi.Her sabah Kızılay’da aynı simitçiye uğrar,elinde simit, yanında ince belli çay…Nefesi havada duman olurdu,ama sigarası hiç sönmezdi.
Babamın kokusu Ankara gibiydi: kuru ayaz, kolonya… ve tütün.
Ben o kokuyla büyüdüm.
Hiç rahatsız olmadım.
Çünkü o, babamdı.
Ta ki bir sabah…
o kokunun içine başka bir şey karışana kadar.
İlk O Sabah Anladım… Bir Şey Değişmişti
Kahvaltıdaydık.
Babam simidini çaya batırdı, yutkunmak istedi… durdu.
Sesi çatladı.
Boğazı düğümlendi.
“Üşütmüşümdür,” dedi.
Ama Ankara’nın ayazı bile
insanın sesini böyle kırmazdı.
İki hafta geçti.
Sesi inceldi.
Sonra kaybolmaya başladı.
Merasim Sokak’taki doktor baktı, sustu…
Sonra sadece şunu söyledi:
“Detaylı bakmamız lazım.”
Hastane koridorları…
soğuk, uzun, kalabalık… ama tuhaf şekilde yalnız.
Ve bir gün o cümle geldi:
“Gırtlakta kitle…”
Babam o an ilk defa susmadı…
çekindi.
Sanki herkes onun kokusunu fark etmiş gibi.
O Koku… Artık Aynı Değildi
Tütün kokusunun arasına
garip bir şey karışmıştı.
Pas gibi…
yanmış soba gibi…
eski otobüs egzozu gibi…
Ben geri çekilmedim.
Gülümsedim.
Ama babam anladı.
Yanıma yaklaşırken yüzünü çeviriyordu.
Boğazını gömleğiyle kapatıyordu.
Sanki bu, yıllardır taşıdığı alışkanlık değil…
yeni işlenmiş bir suç gibiydi.
Bir gün eve geldi.
Kapıda durdu ve dedi ki:
“Sen rahatsız olma kızım… ben üstümü değiştireyim.”
İşte o an…
sigaranın sadece içilmediğini anladım.
İnsan bazen onu saklamaya da çalışıyormuş.
Ameliyat Günü
Ankara griydi.
Babam pencereye baktı:
“Bu ayazı özleyeceğim,” dedi.
Sesi yok gibiydi.
Ameliyattan sonra…
boğazında küçük bir delik vardı.
Artık oradan nefes alıyordu.
Sesi yoktu.
Gece yanında oturdum.
Bir an nefesi kesildi.
Kalbim durdu sandım.
Eliyle işaret etti…
yardım istedi…
Titreyerek müdahale ettim.
Sonra bana baktı.
Utandı.
Gerçekten utandı.
Ben yanağımı omzuna yasladım.
Geri çekilmedim.
O an anladı:
Ben kokudan rahatsız değildim.
Ben…
ona bunu yaşatan şeyden nefret ediyordum.
Babam hâlâ mücadele ediyor.
Ama ben o gün şunu öğrendim:
İnsanı öldüren şey sadece duman değil…
Sevdiklerinin yanında
başını eğdiren o utançtır.
Sigara içenler bu yazıyı sevmez.
Hatta çoğu okumaz bile.
Ama bir gün…
Bir yerde…
Bir cümle takılır akıllarına.
Çünkü gerçek şu:
En ağır hikâye sigara içene değil…
onu izleyene yazılır.
Bir kız çocuğu
babasının kokusuyla büyür…
Ama o koku değiştiğinde
her şeyi anlar.
Alıntı

Nisan 14, 2026

KADINLAR KÖPRÜSÜ

 


Gündüz yağan bombaların yerle bir ettiği hayalleri, gece ay ışığında çıplak elleriyle yeniden kuran bir kadın ordusu düşünün. 


Vietnam’ın balta girmemiş ormanlarında, Amerikan uçakları stratejik köprüleri her vurduğunda, binlerce genç kadın karanlık çöker çökmez nehir kıyılarına iniyor; her bir taşı birer dua gibi üst üste koyarak o yolu yeniden açıyordu. Onlar sadece taş ve çelik taşımadılar; sırtlarında bir ulusun hayatta kalma umudunu, avuçlarında ise imkansız denileni başaran o sarsılmaz iradeyi taşıdılar.


Tarih kitapları genellikle generalleri ve stratejileri yazar, ancak o köprülerin her bir kirişinde gencecik kadınların parmak izleri ve yarım kalmış gençlikleri saklıdır. Onların silahı tüfek değil, yıkılanı her seferinde yeniden ayağa kaldıran inançlarıydı; "gecenin fenerleri" olarak bilinen bu kadınlar, bombardıman altında bile şarkılar söyleyerek korkuyu ve çeliği alt ettiler. 


Bugün o nehirlerin üzerinden geçen her yol, aslında sessiz bir kahramanlığın anıtı; güç sadece kaba kuvvette değil, enkazın arasından hayatı yeniden inşa eden o asil ruhlardadır.💪


Nisan 12, 2026

♥️♥️♥️

 Bazı şarkılardan hiçbir şey anlamasan da seni duygudan duyguya götürmüyor mu değerli dostlarım?🤗



Mart 31, 2026

Pippa Bacca😔

 


İtalyan sanatçı Pippa Bacca, dünya barışı için çıktığı umut dolu yolculukta tam 18 yıl önce bugün, 31 Mart 2008’de Türkiye'de trajik bir şekilde aramızdan koparıldı. Üzerindeki beyaz gelinliğiyle otostop çekerek Milano'dan Kudüs’e "insanlara güven" mesajı taşımayı hedefleyen Bacca'nın hayatı, Kocaeli yakınlarında uğradığı korkunç saldırı sonucu son buldu. Aradan geçen koca bir ömre (18 yıla) rağmen, onun saf iyiliği ile dünyanın karanlık yüzünün karşı karşıya geldiği bu hüzünlü hikaye, kadına yönelik şiddete karşı verilen mücadelede sönmeyen bir sembol ve toplumsal bir yara olarak hafızalarımızdaki yerini koruyor. 🕊️🤍








Mart 27, 2026

Kervan TIRTILI

 


Selam dostlar;
Dün yürüyüşte gördüm. Şu yaşa kadar ‘yeni mi gördün be ferdacığım’ diyeceksiniz belki inanın ki ilk defa gördüm🤭
Sonra da yapay zeka ile konuştum.
Bana aşağıdaki bilgileri verdi. Okumak isterseniz bu güzel canların hikayesini buyrun🌱🦋😌
🐛🐛🐛🐛🐛🐛🐛🐛🐛🐛🐛🐛
Gördüğün bu canlılar Çam Kese Böceği (Thaumetopoea pityocampa) tırtıllarıdır. Halk arasında "kervan tırtılı" olarak da bilinirler.

Bu görüntüyü muhtemelen çam ağaçlarının yakınında çektin. Bahar aylarında ağaçlardaki keselerinden inip, toprağa gömülerek pupa evresine geçmek için böyle uzun kuyruklar oluştururlar.

⚠️ Çok Önemli Uyarı

Bu tırtıllar göründükleri kadar masum değildir, kesinlikle dokunmamalısın:

• Zehirli Tüyler: Üzerlerindeki binlerce mikroskobik tüy, "thaumetopoein" adlı zehirli bir protein içerir. Bu tüyler havayla bile yayılabilir.

• İnsanlar İçin: Ciltle temas ederse şiddetli kaşıntı, yanma, kabarcık ve ciddi alerjik reaksiyonlara (dermatit) neden olur. Göze kaçması durumunda ciddi iltihaplanma yapabilir.

• Evcil Hayvanlar İçin Ölümcül: Eğer köpeğin varsa onu acilen oradan uzaklaştır. Köpekler bunları kokladığında veya yaladığında dillerinde şiddetli şişme, doku ölümü (nekroz) ve hatta boğulma riski oluşur. Bu, hayvanlar için acil tıbbi müdahale gerektiren bir durumdur.

Ne yapmalısın?

1. Kendini ve çevrendekileri (özellikle çocukları ve hayvanları) uzak tut.

2. Eğer yanlışlıkla temas edersen, bölgeyi kaşımadan bol suyla yıka ve bir antihistaminik krem kullan. Reaksiyon şiddetliyse bir sağlık kuruluşuna başvur.

3. Eğer köpeğin temas ettiyse, vakit kaybetmeden bir veterinere götür.


Peki bu tırtıllar gömüldükten sonra toprağa ne olacaklar pupa dönemi ne demek?

Bu tırtılların toprağa gömülme yolculuğu, aslında doğanın en etkileyici "dönüşüm" hikayelerinden birinin başlangıcıdır.

Pupa dönemi, bir böceğin tırtıl (larva) halinden yetişkin (kelebek/güve) haline geçtiği başkalaşım (metamorfoz) evresidir. Bunu bir "biyolojik yeniden yapılanma süreci" gibi düşünebilirsin.

İşte toprağın altında sırasıyla yaşanacaklar:

1. Yer Altına Yolculuk ve Koza

Tırtıllar uygun, yumuşak bir toprak bulduklarında yaklaşık 5-20 cm derinliğe gömülürler. Her biri orada kendine ipeksi, sağlam bir koza örer. Bu koza, dışarıdaki tehlikelere ve sıcaklık değişimlerine karşı onları korur.

2. Pupa (Krizalit) Evresi Nedir?

Tırtıl, kozasının içinde dışarıdan tamamen hareketsiz görünür; yemez, içmez ve yer değiştirmez. Ancak içeride inanılmaz bir olay gerçekleşir:

• Tırtılın vücut dokuları neredeyse tamamen sıvılaşır.

• Bu "sıvı" karışımından, genetik koduna uygun olarak yeni organlar, kanatlar, bacaklar ve antenler sentezlenir.

• Yani tırtıl kendini tamamen parçalayıp, parçalardan yeni bir canlı inşa eder.

3. Ne Zaman Çıkacaklar?

Bu sessiz bekleyiş yaklaşık 3-4 ay sürer. Genellikle Temmuz veya Ağustos aylarında, toprak yeterince ısındığında dönüşüm tamamlanır.

4. Sonuç: Çam Kese Güvesi

Toprağın altından çıkan canlı artık o tüylü tırtıl değil, boz renkli bir gece kelebeği (güvesi) olur.

• Ömürleri Kısa: Bu güvelerin ağız parçaları körelmiştir, yani beslenemezler. Sadece birkaç gün yaşarlar.

• Tek Görev: Tek amaçları eş bulup çiftleşmek ve yumurtalarını tekrar çam ağaçlarına bırakmaktır. Döngü böylece baştan başlar.



Mart 26, 2026

Sinema Gecesi 🎥

Eski İstanbul’un o naif ruhunu özleyen var mı? 🎞️

1953 yapımı Beklenen Şarkı, sadece bir film değil; Zeki Müren efsanesinin doğuşu! Yayınlandığında yer yerinden oynamış . Gişe rekorları kırılmış. Konservatuvar öğrencisi bir gencin, imkansızlıklar içinden gelen şöhretini ve hüzünlü aşkını anlatıyor. 

• Neden İzlemelisin? 🤗Sanat Güneşi'mizin o gencecik halini görmek ve filmle aynı adı taşıyan o besteyi kendi sesinden dinlemek için. 🎙️🖤


👇FİLM için TIK TIK👇

BEKLENEN ŞARKI İZLEE






Mart 18, 2026

FİLM

 Bugün size izlerken hem kahkaha atacağınız hem de gözyaşlarınızı tutamayacağınız harika bir İngiliz komedi-draması öneriyorum: Finding Your Feet (Hayatımın Dansı).

Düşünün ki kusursuz sandığınız hayatınız bir anda altüst oluyor ve kendinizi hiç alışık olmadığınız, özgür ruhlu insanların arasında bir dans sınıfında buluyorsunuz! ✨ Film, hayata küsmek yerine müziğin sesini açmayı, kalıpları yıkmayı ve en önemlisi "kendini yeniden bulmayı" o kadar tatlı bir dille anlatıyor ki, bittiğinde kalkıp dans etmek isteyeceksiniz🤗


 ▶️▶️    FİLM BURADA🍀




Mart 16, 2026

Her dede, babaanne ya da anneanne bir çócuğun hayatının parçası olmayi seçmez.

 

Bazıları çok yakınlarda yaşar ama yine de bir yabancı gibi kalır.

Bazıları “yakında uğrarız” der

ama o “yakında” hiç gelmez.

Bazıları dede ya da babaanne olma fikrini sever,

ama gerçekten bir çocuğun hayatında yer almayı değil.

Ve çocuklar bunun nedenlerini anlamaz.

Onlar yetişkinlerin gururunu,

kırgınlıklarını,

aile içindeki karmaşık meseleleri anlayamaz.

Bir çocuk sadece çok basit bir şeyi anlar:

Kimin gerçekten orada olduğunu.

Yere oturup onunla oyun oynayanı hatırlar.

En sevdiği şeyi soranı hatırlar.

Doğum gününü unutmayanı hatırlar.

Ve kimlerin olmadığını da fark eder.

Çünkü bir çocuk için sevgi

sadece söylenen bir söz değildir.

Gösterilen bir şeydir.

İşte tam burada, fark edilmeden bir çekirdek inanç oluşmaya başlar.

Çocuk, hayatındaki yetişkinlerin davranışlarından kendisi hakkında bir anlam çıkarır.

Eğer yanında olan, ilgilenen, değer veren büyükleri varsa

çocuğun içinde şu inanç filizlenir:

“Ben değerliyim.”

“Ben sevilmeye layığım.”

“İnsanlar benimle ilgilenir.”

Ama sürekli uzak duran, ilgisiz kalan yetişkinlerle büyüyen bir çocuk bazen şunu düşünebilir:

“Ben yeterince önemli değilim.”

“Demek ki beni sevmek zor.”

Oysa gerçek çoğu zaman çocukla ilgili değildir.

Yetişkinlerin kendi yaraları, kırgınlıkları ve hayatlarıdır.

Bu yüzden çocukların kalbinde yer eden şey sözler değil, varlıktır.

Çünkü yıllar sonra çocuklar

kimlerin gelmesi gerektiğini hatırlamaz.

Ama kimlerin gerçekten geldiğini asla unutmaz.

Mart 15, 2026

ANNEM...

 

Birçok çocuğun , yetiştirme yurtlarına verilmesinin ortak noktasıdır ebeveynlik görevini yerine getiremeyen anneler /babalar. İşte bu çocuklardan birisinin yetişkin olduğunda kaleme aldığı hikayesi. Akıl hastası olmasına rağmen çocuklarına düşkünlüğü hiç bitmeyen bir anne ve yıllar sonra anneye duyulan bir özlem…

🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀

Hayatımda en çok iz bırakan kişi annemdir. 

Onu hiç yargılayabilme şansım olmadı. O bir akıl hastasıydı. Oldukça zekiydi aslında. Üç kardeşimizin üçü de okulda başarılarıyla sıyrılınca herkesin üzerinde hemfikir olduğu konu zekamızı annemizden aldığıydı. 

Annem ilginç insandı. Bir an kalkar güler, oynardı. Kendi kendine konuşurdu. Bazen öyle severdi ki, insan sevilmeye doyamazdı. Bazen de heyheyleri üzerinde olur, herkese ve her şeye söylenir, kızar, bağırır, çağırırdı. 

Annemin yüreği hep çocuklarıyla doluydu. Ebeveynlik becerilerini yerine getirmez, getiremezdi. 

Kardeşlerimle birlikte ben 7 yaşındayken Isparta’ya çocuk yuvasına gidince annemin yeni evinin de oraya 15 dakika uzaklıkta olduğunu öğrenmiştik. Daha doğrusu annem Şarkikaraağaç’a bizi görmeye geldiğinde bizi çocuk yuvasına kaydettiklerini öğrendiğinde deliye dönmüş ve bizi gelip bulmuştu. Ben yurttan ayrılıncaya kadar da yuvaya ve yurda 15 dakika uzaklıktaki o evde, hep canı bizim için atacak şekilde yanımızda olmaya çalıştı. Okumak, adam olmak gibi konular annemin lügatında yer almıyordu. Varsa yoksa küçük de olsam onunla gül toplamaya gitmek, kiraz çapalamak, elma toplamak gibi işlerde yer almalıydım. Veya o meşhur Isparta Halısını dokumaktı onun gözünde yerim. Sabahın beşinde yurdun camına vurup bekçiyi ve beni uyandırıp beni elmaya, güle, kiraza götürmek için çabalardı. Çalışıp para kazanma yaşım onun için 12 idi. Paraları da hep vereceğim der, sonrasında vermez, gider ablama, abime, bana çeyiz alırdı kendince. 

Annem çok farklı bir insandı. Doğayla barışıktı. Hayvanları hep çok sevdi. Onun hayatına ömrümün birçok anında çok özendim. Erasmus’un o meşhur “Deliliğe Övgü” kitabındaki gibi bir yaşamı vardı. Mahalledeki çöpler yazın kokmasın diye yanlarına dut ağacı dikendi. Tüm kedileri, köpekleri doyurandı. Mezarda ölüler rahat uyusun diye temizleyendi. Her hali bir garipti. Bana üç tavşan hediye alan, ve bir yıl içinde sayısı 100’e çıkınca şaşkına dönendi. Annem yuvaya sık gelmek, aklınca tüm çocukların annesi olmak için çok çalışırdı. Maaşı aldığında fıstıklar, kolalar, ve bilumum hediyelerle yuvaya ziyaretçi salonuna gelirdi. Sererdi ortaya sofra bezini, çocuklara ziyafet verirdi kendince. Çoğu zaman beni görmek için gelir, öğretmenler görüştürmezdi. Ne de zalimceydi bir annenin çocuğuna, bir çocuğun annesine sarılamaması. Bir gün ikinci katın camında, parmaklıkların arkasından benimle konuşmaya çalışması ve bana okul harçlığı vermek için uğraşmasını hayatım boyunca unutamam. Annemi hayatım boyunca yargılayamadım. Çocukken ona çok kızdım. Sokaklarda onunla yürürken okul arkadaşlarım görecek, kendi kendine konuşmasını yargılayacak diye ben de sanki onunla konuşur gibi yapardım. 

Annemi yargılayamadım. Hiç. Annem benim için ne miydi? Bir sıcaklıktı her şeye rağmen. Ben onun aklının bir köşesindeydim. Bana bir şey olsa benim için dünyada en üzülecek kişiydi. 

Ben onun “miniş”iydim. Parayı kullanmayı becerememesine ve çevresindeki insanların ona imzalar attırıp mallarına el koymasına, pahalı şekilde kötü malzemeleri satmasına rağmen, annem ne aldıysa bizim için alırdı. 


Annem benim için hala çok özel. O her zaman neşeli anlarında söylediği “Hacel ovasını engin mi sandın, Ayağında potini var zengin mi sandın” türküsü ile çocukluğumun bağlarından bana gülümsüyor.

Mart 14, 2026

YAŞLANMA BU KADAR MI GÜZEL ANLATILIR...

 

“Sanıyorum merdiven yapımlarında giderek daha sert malzeme kullanılıyor; eskisine göre hem basamakları çoğalttılar hem boylarını yükselttiler. 

Her şeyden öte ikişer ikişer çıkılmaz oldu, tek tek çıkmak zorunda kalıyor insan. 

Bir de yazıları küçülttüler her ne hikmetse. 

Burnumu gazeteye dayamak zorunda kalıyorum iki satır okumak için.

 Geçen gün avucumdaki bozuklukların üzerinde kaç kuruş yazdığını görmek için telefon kulübesinin dışına çıktım. 

Hani gözlük kullanmayayım, yanımdakine okutayım gazeteyi diyorum ama insanlar o kadar alçak sesle konuşuyorlar ki okuduklarında da tam anlayamıyorum ne okuduklarını. 

Her yer eskisinden daha uzak sanki. 

Evden durağa olan mesafe iki katına çıktı neredeyse. 

Önceleri hiç fark etmediğim bir de yokuş varmış evle durak arasında. 

Vapurlar da vaktinden önce kalkar oldu şimdilerde. 

Hani koşmanın da anlamı yok nasıl olsa benden önce halat alıyorlar. 

Kumaşlarda eski kumaş değil. 

Kısa sürede dar geliyor ne giysem. 

Ayakkabı bağları da kısaldı mı ne giderek erişilmez oldular. 

Hava bile tuhaflaştı. 

Kışlar daha soğuk yazlar daha sıcak. 

Tatil beldeleri bu kadar uzak ve zahmetli olmasa yolculuk da yapacağım. 

Kar bile ağırlaştı eskisi gibi kolay küreyemiyorsun. 

Kapı pencere çerçeve imalatında da değişiklik yaptılar sanıyorum, daha sert cereyan yapıyor karşılıklı açtığında.

 İnsanlar da sanki ben onların yaşındayken göründüğümden çok daha genç gibiler. 

Eski okul arkadaşlarımla üniversitede bir buluşma günü ayarladık, hayretler içinde kaldım bebek yaşta öğrencileri görünce.

 Ama itiraf etmeliyim ki bizim zamanımızdan çok daha terbiyeli yetiştiriliyorlar; bir kaçı bana “beyefendi” diye hitap etti; hatta aralarından biri caddede karşıdan karşıya geçmeme yardımcı oldu. Fakat buna mukabil hayret ediyorum yaşıtlarım benden çok daha yaşlılar. 

Tamam bizim jenerasyona yaşını başını almış gözüyle bakılıyor ama bunaklıklarına ve takıla topallaya yürümelerine ne demeli?

Aynı akşam üniversitenin barında bir sınıf arkadaşıma rastladım. 

Nasıl bir değişim geçirmişse artık beni tanıyamadı bile!!!"

(Philippe Noiret)

Mart 09, 2026

SANDALYE TEORİSİ

Her insanın hayatında bir masa vardır.
Sana gerçekten değer veren insanlar, sen gelir gelmez sana bir sandalye çeker.
Sana yer açarlar.
Sana bakarlar.
Sen hiçbir şey istemeden kendilerini ayarlarlar.
Senin orada olman doğaldır.
Hoş karşılanır.
Görülür.
Ama bir de diğerleri vardır:
Seni ayakta bırakanlar.
Sanki fazlalıkmışsın gibi davrananlar.
“Oturmayı hak ediyor musun?” diye seni sınayanlar.

Peki rahatsız edici gerçek nedir?
💫Eğer sandalyeni tekrar tekrar istemek zorunda kalıyorsan yada masanın yanında bekleyerek sürekli oraya sığabilmek için kendini küçültmek zorunda kalıyorsan belki de sen yanlış masadasındır.

Bazen insanlar yanlış masalarda kalmaya devam ederler.
Çünkü çocukluktan gelen bir çekirdek inanç fısıldar:
“Yer istemek zorundasın.”
“Fazla yer kaplama.”
“Şükret, sana bu kadar yer verildiğine.”
Ve böylece kişi…sandalyenin zaten kendisi için çekilmesi gereken yerlerde bile ayakta kalmaya devam eder.

💫Oysa gerçek şudur:
✅Seni fazlalık gibi gören yerlerde yer kapmak için savaşma.
✅Varlığını rahatsız eden yerde ısrar etme.

💫💫 Varlığının değer gördüğü yere git. 

Yada gitme!

Çünkü doğru insanlar…
sen oturmayı hak ediyor musun diye sormaz.
Sana zaten bir sandalye çekmişlerdir. Senin sandalyen o masada vardır!

Şubat 17, 2026

SENİ BANA KATSAM

1984 yılının İstanbul’unda, Aysel Gürel’in kaleminden dökülen bu şahane sözler Neco’nun  (Nejat Özyılmazel) kadife sesiyle birleşmiş. 

‘Masumiyet Müzesi’ dizisinin en güzel yanı bence bu oldu 🥰

👉♥️👉 BURAYA BASINIZ




Şubat 11, 2026