Mayıs 02, 2026

Babam Ankara’nın Ayazını Severdi

 
Babam Ankara’nın ayazını severdi.“Bu şehrin soğuğunun karakteri var,” derdi.Her sabah Kızılay’da aynı simitçiye uğrar,elinde simit, yanında ince belli çay…Nefesi havada duman olurdu,ama sigarası hiç sönmezdi.
Babamın kokusu Ankara gibiydi: kuru ayaz, kolonya… ve tütün.
Ben o kokuyla büyüdüm.
Hiç rahatsız olmadım.
Çünkü o, babamdı.
Ta ki bir sabah…
o kokunun içine başka bir şey karışana kadar.
İlk O Sabah Anladım… Bir Şey Değişmişti
Kahvaltıdaydık.
Babam simidini çaya batırdı, yutkunmak istedi… durdu.
Sesi çatladı.
Boğazı düğümlendi.
“Üşütmüşümdür,” dedi.
Ama Ankara’nın ayazı bile
insanın sesini böyle kırmazdı.
İki hafta geçti.
Sesi inceldi.
Sonra kaybolmaya başladı.
Merasim Sokak’taki doktor baktı, sustu…
Sonra sadece şunu söyledi:
“Detaylı bakmamız lazım.”
Hastane koridorları…
soğuk, uzun, kalabalık… ama tuhaf şekilde yalnız.
Ve bir gün o cümle geldi:
“Gırtlakta kitle…”
Babam o an ilk defa susmadı…
çekindi.
Sanki herkes onun kokusunu fark etmiş gibi.
O Koku… Artık Aynı Değildi
Tütün kokusunun arasına
garip bir şey karışmıştı.
Pas gibi…
yanmış soba gibi…
eski otobüs egzozu gibi…
Ben geri çekilmedim.
Gülümsedim.
Ama babam anladı.
Yanıma yaklaşırken yüzünü çeviriyordu.
Boğazını gömleğiyle kapatıyordu.
Sanki bu, yıllardır taşıdığı alışkanlık değil…
yeni işlenmiş bir suç gibiydi.
Bir gün eve geldi.
Kapıda durdu ve dedi ki:
“Sen rahatsız olma kızım… ben üstümü değiştireyim.”
İşte o an…
sigaranın sadece içilmediğini anladım.
İnsan bazen onu saklamaya da çalışıyormuş.
Ameliyat Günü
Ankara griydi.
Babam pencereye baktı:
“Bu ayazı özleyeceğim,” dedi.
Sesi yok gibiydi.
Ameliyattan sonra…
boğazında küçük bir delik vardı.
Artık oradan nefes alıyordu.
Sesi yoktu.
Gece yanında oturdum.
Bir an nefesi kesildi.
Kalbim durdu sandım.
Eliyle işaret etti…
yardım istedi…
Titreyerek müdahale ettim.
Sonra bana baktı.
Utandı.
Gerçekten utandı.
Ben yanağımı omzuna yasladım.
Geri çekilmedim.
O an anladı:
Ben kokudan rahatsız değildim.
Ben…
ona bunu yaşatan şeyden nefret ediyordum.
Babam hâlâ mücadele ediyor.
Ama ben o gün şunu öğrendim:
İnsanı öldüren şey sadece duman değil…
Sevdiklerinin yanında
başını eğdiren o utançtır.
Sigara içenler bu yazıyı sevmez.
Hatta çoğu okumaz bile.
Ama bir gün…
Bir yerde…
Bir cümle takılır akıllarına.
Çünkü gerçek şu:
En ağır hikâye sigara içene değil…
onu izleyene yazılır.
Bir kız çocuğu
babasının kokusuyla büyür…
Ama o koku değiştiğinde
her şeyi anlar.
Alıntı

Nisan 14, 2026

KADINLAR KÖPRÜSÜ

 


Gündüz yağan bombaların yerle bir ettiği hayalleri, gece ay ışığında çıplak elleriyle yeniden kuran bir kadın ordusu düşünün. 


Vietnam’ın balta girmemiş ormanlarında, Amerikan uçakları stratejik köprüleri her vurduğunda, binlerce genç kadın karanlık çöker çökmez nehir kıyılarına iniyor; her bir taşı birer dua gibi üst üste koyarak o yolu yeniden açıyordu. Onlar sadece taş ve çelik taşımadılar; sırtlarında bir ulusun hayatta kalma umudunu, avuçlarında ise imkansız denileni başaran o sarsılmaz iradeyi taşıdılar.


Tarih kitapları genellikle generalleri ve stratejileri yazar, ancak o köprülerin her bir kirişinde gencecik kadınların parmak izleri ve yarım kalmış gençlikleri saklıdır. Onların silahı tüfek değil, yıkılanı her seferinde yeniden ayağa kaldıran inançlarıydı; "gecenin fenerleri" olarak bilinen bu kadınlar, bombardıman altında bile şarkılar söyleyerek korkuyu ve çeliği alt ettiler. 


Bugün o nehirlerin üzerinden geçen her yol, aslında sessiz bir kahramanlığın anıtı; güç sadece kaba kuvvette değil, enkazın arasından hayatı yeniden inşa eden o asil ruhlardadır.💪


Nisan 12, 2026

♥️♥️♥️

 Bazı şarkılardan hiçbir şey anlamasan da seni duygudan duyguya götürmüyor mu değerli dostlarım?🤗



Mart 31, 2026

Pippa Bacca😔

 


İtalyan sanatçı Pippa Bacca, dünya barışı için çıktığı umut dolu yolculukta tam 18 yıl önce bugün, 31 Mart 2008’de Türkiye'de trajik bir şekilde aramızdan koparıldı. Üzerindeki beyaz gelinliğiyle otostop çekerek Milano'dan Kudüs’e "insanlara güven" mesajı taşımayı hedefleyen Bacca'nın hayatı, Kocaeli yakınlarında uğradığı korkunç saldırı sonucu son buldu. Aradan geçen koca bir ömre (18 yıla) rağmen, onun saf iyiliği ile dünyanın karanlık yüzünün karşı karşıya geldiği bu hüzünlü hikaye, kadına yönelik şiddete karşı verilen mücadelede sönmeyen bir sembol ve toplumsal bir yara olarak hafızalarımızdaki yerini koruyor. 🕊️🤍








Mart 27, 2026

Kervan TIRTILI

 


Selam dostlar;
Dün yürüyüşte gördüm. Şu yaşa kadar ‘yeni mi gördün be ferdacığım’ diyeceksiniz belki inanın ki ilk defa gördüm🤭
Sonra da yapay zeka ile konuştum.
Bana aşağıdaki bilgileri verdi. Okumak isterseniz bu güzel canların hikayesini buyrun🌱🦋😌
🐛🐛🐛🐛🐛🐛🐛🐛🐛🐛🐛🐛
Gördüğün bu canlılar Çam Kese Böceği (Thaumetopoea pityocampa) tırtıllarıdır. Halk arasında "kervan tırtılı" olarak da bilinirler.

Bu görüntüyü muhtemelen çam ağaçlarının yakınında çektin. Bahar aylarında ağaçlardaki keselerinden inip, toprağa gömülerek pupa evresine geçmek için böyle uzun kuyruklar oluştururlar.

⚠️ Çok Önemli Uyarı

Bu tırtıllar göründükleri kadar masum değildir, kesinlikle dokunmamalısın:

• Zehirli Tüyler: Üzerlerindeki binlerce mikroskobik tüy, "thaumetopoein" adlı zehirli bir protein içerir. Bu tüyler havayla bile yayılabilir.

• İnsanlar İçin: Ciltle temas ederse şiddetli kaşıntı, yanma, kabarcık ve ciddi alerjik reaksiyonlara (dermatit) neden olur. Göze kaçması durumunda ciddi iltihaplanma yapabilir.

• Evcil Hayvanlar İçin Ölümcül: Eğer köpeğin varsa onu acilen oradan uzaklaştır. Köpekler bunları kokladığında veya yaladığında dillerinde şiddetli şişme, doku ölümü (nekroz) ve hatta boğulma riski oluşur. Bu, hayvanlar için acil tıbbi müdahale gerektiren bir durumdur.

Ne yapmalısın?

1. Kendini ve çevrendekileri (özellikle çocukları ve hayvanları) uzak tut.

2. Eğer yanlışlıkla temas edersen, bölgeyi kaşımadan bol suyla yıka ve bir antihistaminik krem kullan. Reaksiyon şiddetliyse bir sağlık kuruluşuna başvur.

3. Eğer köpeğin temas ettiyse, vakit kaybetmeden bir veterinere götür.


Peki bu tırtıllar gömüldükten sonra toprağa ne olacaklar pupa dönemi ne demek?

Bu tırtılların toprağa gömülme yolculuğu, aslında doğanın en etkileyici "dönüşüm" hikayelerinden birinin başlangıcıdır.

Pupa dönemi, bir böceğin tırtıl (larva) halinden yetişkin (kelebek/güve) haline geçtiği başkalaşım (metamorfoz) evresidir. Bunu bir "biyolojik yeniden yapılanma süreci" gibi düşünebilirsin.

İşte toprağın altında sırasıyla yaşanacaklar:

1. Yer Altına Yolculuk ve Koza

Tırtıllar uygun, yumuşak bir toprak bulduklarında yaklaşık 5-20 cm derinliğe gömülürler. Her biri orada kendine ipeksi, sağlam bir koza örer. Bu koza, dışarıdaki tehlikelere ve sıcaklık değişimlerine karşı onları korur.

2. Pupa (Krizalit) Evresi Nedir?

Tırtıl, kozasının içinde dışarıdan tamamen hareketsiz görünür; yemez, içmez ve yer değiştirmez. Ancak içeride inanılmaz bir olay gerçekleşir:

• Tırtılın vücut dokuları neredeyse tamamen sıvılaşır.

• Bu "sıvı" karışımından, genetik koduna uygun olarak yeni organlar, kanatlar, bacaklar ve antenler sentezlenir.

• Yani tırtıl kendini tamamen parçalayıp, parçalardan yeni bir canlı inşa eder.

3. Ne Zaman Çıkacaklar?

Bu sessiz bekleyiş yaklaşık 3-4 ay sürer. Genellikle Temmuz veya Ağustos aylarında, toprak yeterince ısındığında dönüşüm tamamlanır.

4. Sonuç: Çam Kese Güvesi

Toprağın altından çıkan canlı artık o tüylü tırtıl değil, boz renkli bir gece kelebeği (güvesi) olur.

• Ömürleri Kısa: Bu güvelerin ağız parçaları körelmiştir, yani beslenemezler. Sadece birkaç gün yaşarlar.

• Tek Görev: Tek amaçları eş bulup çiftleşmek ve yumurtalarını tekrar çam ağaçlarına bırakmaktır. Döngü böylece baştan başlar.



Mart 26, 2026

Sinema Gecesi 🎥

Eski İstanbul’un o naif ruhunu özleyen var mı? 🎞️

1953 yapımı Beklenen Şarkı, sadece bir film değil; Zeki Müren efsanesinin doğuşu! Yayınlandığında yer yerinden oynamış . Gişe rekorları kırılmış. Konservatuvar öğrencisi bir gencin, imkansızlıklar içinden gelen şöhretini ve hüzünlü aşkını anlatıyor. 

• Neden İzlemelisin? 🤗Sanat Güneşi'mizin o gencecik halini görmek ve filmle aynı adı taşıyan o besteyi kendi sesinden dinlemek için. 🎙️🖤


👇FİLM için TIK TIK👇

BEKLENEN ŞARKI İZLEE






Mart 18, 2026

FİLM

 Bugün size izlerken hem kahkaha atacağınız hem de gözyaşlarınızı tutamayacağınız harika bir İngiliz komedi-draması öneriyorum: Finding Your Feet (Hayatımın Dansı).

Düşünün ki kusursuz sandığınız hayatınız bir anda altüst oluyor ve kendinizi hiç alışık olmadığınız, özgür ruhlu insanların arasında bir dans sınıfında buluyorsunuz! ✨ Film, hayata küsmek yerine müziğin sesini açmayı, kalıpları yıkmayı ve en önemlisi "kendini yeniden bulmayı" o kadar tatlı bir dille anlatıyor ki, bittiğinde kalkıp dans etmek isteyeceksiniz🤗


 ▶️▶️    FİLM BURADA🍀




Mart 16, 2026

Her dede, babaanne ya da anneanne bir çócuğun hayatının parçası olmayi seçmez.

 

Bazıları çok yakınlarda yaşar ama yine de bir yabancı gibi kalır.

Bazıları “yakında uğrarız” der

ama o “yakında” hiç gelmez.

Bazıları dede ya da babaanne olma fikrini sever,

ama gerçekten bir çocuğun hayatında yer almayı değil.

Ve çocuklar bunun nedenlerini anlamaz.

Onlar yetişkinlerin gururunu,

kırgınlıklarını,

aile içindeki karmaşık meseleleri anlayamaz.

Bir çocuk sadece çok basit bir şeyi anlar:

Kimin gerçekten orada olduğunu.

Yere oturup onunla oyun oynayanı hatırlar.

En sevdiği şeyi soranı hatırlar.

Doğum gününü unutmayanı hatırlar.

Ve kimlerin olmadığını da fark eder.

Çünkü bir çocuk için sevgi

sadece söylenen bir söz değildir.

Gösterilen bir şeydir.

İşte tam burada, fark edilmeden bir çekirdek inanç oluşmaya başlar.

Çocuk, hayatındaki yetişkinlerin davranışlarından kendisi hakkında bir anlam çıkarır.

Eğer yanında olan, ilgilenen, değer veren büyükleri varsa

çocuğun içinde şu inanç filizlenir:

“Ben değerliyim.”

“Ben sevilmeye layığım.”

“İnsanlar benimle ilgilenir.”

Ama sürekli uzak duran, ilgisiz kalan yetişkinlerle büyüyen bir çocuk bazen şunu düşünebilir:

“Ben yeterince önemli değilim.”

“Demek ki beni sevmek zor.”

Oysa gerçek çoğu zaman çocukla ilgili değildir.

Yetişkinlerin kendi yaraları, kırgınlıkları ve hayatlarıdır.

Bu yüzden çocukların kalbinde yer eden şey sözler değil, varlıktır.

Çünkü yıllar sonra çocuklar

kimlerin gelmesi gerektiğini hatırlamaz.

Ama kimlerin gerçekten geldiğini asla unutmaz.

Mart 15, 2026

ANNEM...

 

Birçok çocuğun , yetiştirme yurtlarına verilmesinin ortak noktasıdır ebeveynlik görevini yerine getiremeyen anneler /babalar. İşte bu çocuklardan birisinin yetişkin olduğunda kaleme aldığı hikayesi. Akıl hastası olmasına rağmen çocuklarına düşkünlüğü hiç bitmeyen bir anne ve yıllar sonra anneye duyulan bir özlem…

🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀🍀

Hayatımda en çok iz bırakan kişi annemdir. 

Onu hiç yargılayabilme şansım olmadı. O bir akıl hastasıydı. Oldukça zekiydi aslında. Üç kardeşimizin üçü de okulda başarılarıyla sıyrılınca herkesin üzerinde hemfikir olduğu konu zekamızı annemizden aldığıydı. 

Annem ilginç insandı. Bir an kalkar güler, oynardı. Kendi kendine konuşurdu. Bazen öyle severdi ki, insan sevilmeye doyamazdı. Bazen de heyheyleri üzerinde olur, herkese ve her şeye söylenir, kızar, bağırır, çağırırdı. 

Annemin yüreği hep çocuklarıyla doluydu. Ebeveynlik becerilerini yerine getirmez, getiremezdi. 

Kardeşlerimle birlikte ben 7 yaşındayken Isparta’ya çocuk yuvasına gidince annemin yeni evinin de oraya 15 dakika uzaklıkta olduğunu öğrenmiştik. Daha doğrusu annem Şarkikaraağaç’a bizi görmeye geldiğinde bizi çocuk yuvasına kaydettiklerini öğrendiğinde deliye dönmüş ve bizi gelip bulmuştu. Ben yurttan ayrılıncaya kadar da yuvaya ve yurda 15 dakika uzaklıktaki o evde, hep canı bizim için atacak şekilde yanımızda olmaya çalıştı. Okumak, adam olmak gibi konular annemin lügatında yer almıyordu. Varsa yoksa küçük de olsam onunla gül toplamaya gitmek, kiraz çapalamak, elma toplamak gibi işlerde yer almalıydım. Veya o meşhur Isparta Halısını dokumaktı onun gözünde yerim. Sabahın beşinde yurdun camına vurup bekçiyi ve beni uyandırıp beni elmaya, güle, kiraza götürmek için çabalardı. Çalışıp para kazanma yaşım onun için 12 idi. Paraları da hep vereceğim der, sonrasında vermez, gider ablama, abime, bana çeyiz alırdı kendince. 

Annem çok farklı bir insandı. Doğayla barışıktı. Hayvanları hep çok sevdi. Onun hayatına ömrümün birçok anında çok özendim. Erasmus’un o meşhur “Deliliğe Övgü” kitabındaki gibi bir yaşamı vardı. Mahalledeki çöpler yazın kokmasın diye yanlarına dut ağacı dikendi. Tüm kedileri, köpekleri doyurandı. Mezarda ölüler rahat uyusun diye temizleyendi. Her hali bir garipti. Bana üç tavşan hediye alan, ve bir yıl içinde sayısı 100’e çıkınca şaşkına dönendi. Annem yuvaya sık gelmek, aklınca tüm çocukların annesi olmak için çok çalışırdı. Maaşı aldığında fıstıklar, kolalar, ve bilumum hediyelerle yuvaya ziyaretçi salonuna gelirdi. Sererdi ortaya sofra bezini, çocuklara ziyafet verirdi kendince. Çoğu zaman beni görmek için gelir, öğretmenler görüştürmezdi. Ne de zalimceydi bir annenin çocuğuna, bir çocuğun annesine sarılamaması. Bir gün ikinci katın camında, parmaklıkların arkasından benimle konuşmaya çalışması ve bana okul harçlığı vermek için uğraşmasını hayatım boyunca unutamam. Annemi hayatım boyunca yargılayamadım. Çocukken ona çok kızdım. Sokaklarda onunla yürürken okul arkadaşlarım görecek, kendi kendine konuşmasını yargılayacak diye ben de sanki onunla konuşur gibi yapardım. 

Annemi yargılayamadım. Hiç. Annem benim için ne miydi? Bir sıcaklıktı her şeye rağmen. Ben onun aklının bir köşesindeydim. Bana bir şey olsa benim için dünyada en üzülecek kişiydi. 

Ben onun “miniş”iydim. Parayı kullanmayı becerememesine ve çevresindeki insanların ona imzalar attırıp mallarına el koymasına, pahalı şekilde kötü malzemeleri satmasına rağmen, annem ne aldıysa bizim için alırdı. 


Annem benim için hala çok özel. O her zaman neşeli anlarında söylediği “Hacel ovasını engin mi sandın, Ayağında potini var zengin mi sandın” türküsü ile çocukluğumun bağlarından bana gülümsüyor.

Mart 14, 2026

YAŞLANMA BU KADAR MI GÜZEL ANLATILIR...

 

“Sanıyorum merdiven yapımlarında giderek daha sert malzeme kullanılıyor; eskisine göre hem basamakları çoğalttılar hem boylarını yükselttiler. 

Her şeyden öte ikişer ikişer çıkılmaz oldu, tek tek çıkmak zorunda kalıyor insan. 

Bir de yazıları küçülttüler her ne hikmetse. 

Burnumu gazeteye dayamak zorunda kalıyorum iki satır okumak için.

 Geçen gün avucumdaki bozuklukların üzerinde kaç kuruş yazdığını görmek için telefon kulübesinin dışına çıktım. 

Hani gözlük kullanmayayım, yanımdakine okutayım gazeteyi diyorum ama insanlar o kadar alçak sesle konuşuyorlar ki okuduklarında da tam anlayamıyorum ne okuduklarını. 

Her yer eskisinden daha uzak sanki. 

Evden durağa olan mesafe iki katına çıktı neredeyse. 

Önceleri hiç fark etmediğim bir de yokuş varmış evle durak arasında. 

Vapurlar da vaktinden önce kalkar oldu şimdilerde. 

Hani koşmanın da anlamı yok nasıl olsa benden önce halat alıyorlar. 

Kumaşlarda eski kumaş değil. 

Kısa sürede dar geliyor ne giysem. 

Ayakkabı bağları da kısaldı mı ne giderek erişilmez oldular. 

Hava bile tuhaflaştı. 

Kışlar daha soğuk yazlar daha sıcak. 

Tatil beldeleri bu kadar uzak ve zahmetli olmasa yolculuk da yapacağım. 

Kar bile ağırlaştı eskisi gibi kolay küreyemiyorsun. 

Kapı pencere çerçeve imalatında da değişiklik yaptılar sanıyorum, daha sert cereyan yapıyor karşılıklı açtığında.

 İnsanlar da sanki ben onların yaşındayken göründüğümden çok daha genç gibiler. 

Eski okul arkadaşlarımla üniversitede bir buluşma günü ayarladık, hayretler içinde kaldım bebek yaşta öğrencileri görünce.

 Ama itiraf etmeliyim ki bizim zamanımızdan çok daha terbiyeli yetiştiriliyorlar; bir kaçı bana “beyefendi” diye hitap etti; hatta aralarından biri caddede karşıdan karşıya geçmeme yardımcı oldu. Fakat buna mukabil hayret ediyorum yaşıtlarım benden çok daha yaşlılar. 

Tamam bizim jenerasyona yaşını başını almış gözüyle bakılıyor ama bunaklıklarına ve takıla topallaya yürümelerine ne demeli?

Aynı akşam üniversitenin barında bir sınıf arkadaşıma rastladım. 

Nasıl bir değişim geçirmişse artık beni tanıyamadı bile!!!"

(Philippe Noiret)

Mart 09, 2026

SANDALYE TEORİSİ

Her insanın hayatında bir masa vardır.
Sana gerçekten değer veren insanlar, sen gelir gelmez sana bir sandalye çeker.
Sana yer açarlar.
Sana bakarlar.
Sen hiçbir şey istemeden kendilerini ayarlarlar.
Senin orada olman doğaldır.
Hoş karşılanır.
Görülür.
Ama bir de diğerleri vardır:
Seni ayakta bırakanlar.
Sanki fazlalıkmışsın gibi davrananlar.
“Oturmayı hak ediyor musun?” diye seni sınayanlar.

Peki rahatsız edici gerçek nedir?
💫Eğer sandalyeni tekrar tekrar istemek zorunda kalıyorsan yada masanın yanında bekleyerek sürekli oraya sığabilmek için kendini küçültmek zorunda kalıyorsan belki de sen yanlış masadasındır.

Bazen insanlar yanlış masalarda kalmaya devam ederler.
Çünkü çocukluktan gelen bir çekirdek inanç fısıldar:
“Yer istemek zorundasın.”
“Fazla yer kaplama.”
“Şükret, sana bu kadar yer verildiğine.”
Ve böylece kişi…sandalyenin zaten kendisi için çekilmesi gereken yerlerde bile ayakta kalmaya devam eder.

💫Oysa gerçek şudur:
✅Seni fazlalık gibi gören yerlerde yer kapmak için savaşma.
✅Varlığını rahatsız eden yerde ısrar etme.

💫💫 Varlığının değer gördüğü yere git. 

Yada gitme!

Çünkü doğru insanlar…
sen oturmayı hak ediyor musun diye sormaz.
Sana zaten bir sandalye çekmişlerdir. Senin sandalyen o masada vardır!

Şubat 17, 2026

SENİ BANA KATSAM

1984 yılının İstanbul’unda, Aysel Gürel’in kaleminden dökülen bu şahane sözler Neco’nun  (Nejat Özyılmazel) kadife sesiyle birleşmiş. 

‘Masumiyet Müzesi’ dizisinin en güzel yanı bence bu oldu 🥰

👉♥️👉 BURAYA BASINIZ




Şubat 11, 2026

Şubat 09, 2026

Bir Köy Enstitüsü Hikâyesi!

 

Talip APAYDIN'IN 1967 yılında yayımlanan ''Karanlığın Kuvveti'' adli kitabında yer alan anısı,

İşte öykü:

Kurban bayramı tam kışın ortasına rastlıyordu.

O günler bir soğuktu, bir soğuktu...

Kar, fırtına, tipi... Eskişehir ortalarında papaz harmanı savruluyordu. Göz gözü görmüyordu dışarılarda.

Sular donmuştu hep.

Seydi Suyu iri buz parçaları akıtıyordu.

Santral kanalı kapandığından, elektriklerimiz kaç gündür doğru dürüst yanmıyordu.

Akşam seminerlerinde kitap okuyamıyorduk, ders çalışamıyorduk.

Lambalar ikide bir usulca sönüveriyordu.

Dersliklerimizde pelerinlerimizle oturuyorduk da, gene de ısınamıyorduk.

Musluklarımızdan su akmıyordu. Ellerimizi yüzlerimizi yıkamak için dere kıyısına gidiyorduk. İçme suyumuz yoktu.

Üç gün bayram iznimiz vardı, ama bu soğukta nereye gidecektik? Köyü yakın olanlar gitti ancak.

Bayram sabahı kampana çaldı. Dışarıda toplanılacak dediler.

Başımızı gözümüzü sararak, büzülerek çıktık.

Müdürümüz Rauf İnan merdivende bizi bekliyordu.

Üstünde palto bile yoktu. Ellerini arkasına bağlamıştı.

Boz urbaları içinde, yağsız çehresiyle bir heykel gibiydi.

Savrulan karlardan gözlerini kırpıştırıyordu.

O halini görünce usulca pelerinlerimizin yakalarını indirdik.

Ellerimizi cebimizden çıkardık.

"Arkadaşlar !" diye başladı. Bir canlıydı sesi, bir heybetliydi.

Önce yılgınlık psikolojisinin zararlarını anlattı.

Korkan insanın muhakkak yenileceğini ve korktuğuna uğrayacağını söyledi.

Bu hava soğuk evet, fakat siz isterseniz üşümezsiniz, dedi..

Olduğumuz yerde birkaç kez sıçramamızı ve kuvvetli tepinmemizi istedi.

Dediğini yaptık. Birden ısınmıştık sanki. Hoşumuza gitmişti.

Bugün bayram, dedi. Şimdi birbirimizi tebrik edeceğiz.

Sonra yapacağımız iki iş var:

Ya tekrar içeri girip sıralara büzülmek, mıymıntı mıymıntı oturmak,

bu üç günü böyle faydasız, hatta zararlı geçirmek, can sıkıntısından patlamak.

Boşuna içlenmek. Üstelik üşümek.

Yahut da kazmayı, küreği alıp, santral kanalını temizlemeye gitmek.

Emin olun gidenler, kalanlar kadar üşümeyecektir.

Çünkü inanarak çalışan insan ne soğukta üşür, ne sıcakta yanar.

O; yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır...

Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz.

Yeter ki bir insan yaptığı işin gereğine inansın.

-Ben şimdi kazmamı küreğimi alıp kanala gidiyorum, dedi.

Çünkü kanal açılınca elektriklerimiz yanacak.

Elektrik yanınca okulun işleri yoluna girecek. Kitap okuyabileceksiniz, ders çalışabileceksiniz.

Sularınız akacak, yıkanabileceksiniz.

Size şunu söylüyorum, bizim asıl bayramımız,

yurdumuz bu gerilikten, bu karanlıktan kurtulduğu gün başlayacaktır.

Şimdilik bize düşen milletçe çalışmak, çok çalışmaktır.

Parolamız şu olmalıdır:

"Bayramlarda çalışırız bayramlar için".

Ben gidiyorum. Gelmek isteyenler gelsin.

Heyecanlanmıştık, üşümemiz geçmişti.

Hepimiz geleceğiz! diye bağırmıştık.

Bayramda çalışırız bayramlar için!

Bayramda çalışırız bayramlar için!

Altı yüz kişi böyle bağırdık.

Sonra da kazma kürekleri koyduğumuz işliğe doğru bir koşuşma başladı.

İnsanların böyle canlanması, bir amaca doğru saldırması belki sadece savaşlarda görülür..

Santral havuzundan başlayarak onar metre arayla su kanalına dizildik.

Çıplak Hamidiye Ovası ayaz. Kırıkkız Dağı'ndan doğru zehir gibi bir rüzgâr esiyor.

Pelerinlerimizin etekleri uçuşuyor.

Kazmayı vurdukça yüzlerimize buz parçaları fırlıyor.

Bazı yerlerde kar her yeri doldurmuş, kanal dümdüz olmuş.

Nereyi kazacağız belli değil.

Müdürümüz, öğretmenlerimiz başımızda dört dönüyorlar.

Bir o yana koşuyorlar, bir bu yana.

Öyle çalışıyoruz ki, boyunlarımızdan buğu çıkıyor.

Bazen adam boyunda buz parçalarını elleyip çıkarıyoruz kıyıya.

Kimisi bağırıyor, kimisi kazmalara tempo tutuyor. Bir gürültü gidiyor kanal boyunca.

Yeşilyurt köylüleri evlerinin önüne çıkmış, bize bakıyorlar..

Böyle çalışmamıza alışkınlar ama bayram günü, bu soğukta nasıl donmadığımıza şaşıyorlar.

Yeşilyurtlu arkadaşımız Azmi, köyü yakın olduğu için izinli ya!

Bize evlerden bazlama ekmek taşıyor. Köylü ekmeğini özlemişiz, aramızda kapışıyoruz.

Yukarılardan, aşağılardan ikide bir sesler yükseliyor:

-Bayramda çalışırız bayramlar için!

Koca ova çınlıyor. Taa uzaktan Hamidiye'nin, Mesudiye'nin köpekleri ürüyorlar.

Bu kış günü böyle seslere anlam veremiyorlar herhalde.

Ayaz ovanın ıssızlığı yırtılıyor.

O gün o kanalın yarı yerini açtık.

Bir buçuk metre derinliğinde, uzun, derin bir çukur karları yara yara gitti.

Ertesi gün taa bende kadar tamamladık. Sonra merasimle suyu saldık.

Nazlı bir gelin getirir gibi önünden ardından yürüyerek, türküler marşlar söyleyerek getirdik

ve geç zamanda, santral havuzuna döndük,

sonra bir baktık, okulumuzun balkonuna çakılı Çifteler Köyü Enstitüsü yandı...

O zamanki sevincimizi nasıl anlatmalı? Üşümüş ellerimiz alkıştan ısındı.

"Yaşa var ol" seslerimiz ufukları kapattı.

Dünyanın en içten gelen, en coşkun bayramı oldu belki.

Hiç unutmam bir arkadaşımız kendi ellerini öpüyordu.

"Aferin ulan eller, diyordu, bu elektriğin yanmasında senin de hissen var, yaşasın."

Sevinçten gözlerimiz yaşarmıştı. Müdürümüz bir tümseğe çıktı. Birkaç kelimeyle başarımızı tebrik etti.

Her nokta koyuşta "sağool!" diye bağırıyorduk..

- Şimdi, dedi, depomuza su dolacak, banyoyu yakacağız.

Yıkanın ve çalışıp başarmış insanların huzuru içinde uyuyun.

İşte gördünüz, inanarak çalışan yapar! Amacına ulaşır!

Bu heyecanla çalışmaya devam edersek, biz Türkiye'yi de yükseltebiliriz!

- Yükselteceğiz!, diye bağırdık.

-Bayramda çalışırız bayramlar için!

-Bayramda çalışırız bayramlar için!

İçeri girdik, musluklardan şarıl şarıl sular akıyordu. Birbirimizi tebrik ediyorduk

“Unutulmaz bir bayramdı."


1947'de Marshall Yardımı almak için KÖY ENSTİTÜLERİNİN NİÇİN KAPATILDIĞINI ANLAMAK ÜZERE, BUNU OKUYUN, OKUTUN.

Ocak 30, 2026

Ocak 26, 2026

KITAPSEVERLER BUYRUN FİLME

 Kitap okumayı çok seven biriyseniz muhakkak zevk alacağınız bir film. Ben filmi çok beğendim. İngiltere'nin eski zaman ve mekanlarını konu alan filmleri zaten oldum olası sevmişimdir.O eski zamanlar, kasvetli loş mekanlar;bulutlu, yağmurlu, kapalı havalar; rüzgarlı, olabildiğine uzanan çayırlıklar vs. bunlar benim çok hoşuma giden ögeler. Filmde, küçük bir kasabada kitapçı açmak için mücadele eden dul bir kadının, kasabada yaşayan, evinden çok nadir dışarı çıkan ve sadece kitap okuyan bir adamla tanışması ve gelişen olaylar anlatılıyor. Romantik dram türünde gayet hoş bir film.

🌿👀🌿 Aşağıdaki ‘Günün  Filmine’ tıklayarak izleyebilirsiniz değerli dostlarım📚☺️👩‍🏫📒📖

👉👉👉Günün Filmi 






Ocak 19, 2026

LEVENTANLER

 Ben bugün LEVENTANLERi tanıdım. İyiki tanıdım🙏
Aşağıdaki linke basarak sizde izleyebilirsiniz değerli dostlarım….👇♥️👇

https://youtu.be/01Oy_glxSNM?si=O5Ar2_y5JjOyx9Vt





Ocak 18, 2026

Evinize Biri Girdiğinde ASLA İzin Vermemeniz Gereken 10 Şey!...

 

Eviniz bir otel değildir.
Bir terapi odası değildir.
Başkalarının öfkesini, yargılarını ya da zehrini  boşaltabileceği bir sahne hiç değildir.
Eviniz sizin mabedinizdir.
Ve her mabet, saygıyı hak eder.
Acı gerçek şu ki;  bazen en zehirli misafirler yabancılar değil
bizzat aile olabilir.
👉 1. Kimsenin yaşam tarzınızı eleştirmesine izin vermeyin.
Eviniz düzenli mi, yoksa oyuncaklarla dolu mu
Akşam yemeğiniz lüks bir tabak mı yoksa basit bir çorba mı
Bunlar kimseyi ilgilendirmez.
Yaşam şekliniz yalnızca size aittir.
👉 2. Kötü enerjiyi kapınızdan içeri sokmayın.
Gerçek misafir huzur getirir, fırtına değil.
Ağzında zehir taşıyan biri, o zehri kapınızın dışında bırakmayı bilmelidir.
👉 3. Partneriniz, çocuklarınız ya da yalnızlığınız hakkında 
kimse hüküm vermesin.
Sizin faturalarınızı ödemeyen, sizin savaşlarınızı vermeyen insanlar, 
hayatınıza dair söz hakkına da sahip değildir.
👉 4. Karşılaştırmalara asla izin vermeyin.
“Falanca bunu aldı, şu şunu başardı” cümleleri zehirli bir oyundur.
Cevabınız net olmalı:
“Onun için sevindim, ama ben kendi yolumdan gidiyorum.”
👉 5. Nankör insanların sofranıza oturmasına izin vermeyin.
Şükran bedava bir erdemdir.
Yemeğinizi yiyip suratını asan birine ikinci tabak borçlu değilsiniz.
👉 6. Kimsenin sizi bedava terapisti yapmasına izin vermeyin.
Dinlemek nezakettir.
Ama biri size sürekli içini döküp, sizin hâlinizi hiç sormuyorsa, 
bu artık istismardır.
👉 7. Kapınızdan dedikodu girmesin.
Bugün başkalarını konuşan, yarın sizi konuşur.
👉 8. Başarılarınızın küçümsenmesine izin vermeyin.
Borç ödediniz mi 
Çocuklarınızı tek başınıza büyüttünüz mü
Zorluklara rağmen hâlâ ayakta mısınız
Bu küçümsenecek değil, kutlanacak şeylerdir. 
Alkışlamıyorlarsa, bari sessiz kalsınlar.
👉 9. “Güven” bahanesiyle saygısızlığı affetmeyin.
Güven, nezaketsizliğe ruhsat değildir.
👉 10. Kimse evinizde kendini ev sahibi sanmasın.
Sizin kurallarınızı, sınırlarınızı hiçe sayan biri, 
yolunu kapıya kadar bulmalı.
 Unutmayın:
Saygı dilenmez, talep edilir.
Eviniz, başkalarının öfkesini boşalttığı bir çöplük değildir.
Orası sizin sığınağınız, kutsal alanınız, huzur bulduğunuz yerdir.
Gerçek temizlik bazen yerleri silmekten değil, 
hayatınıza uygun olmayan insanları kapının dışında bırakmaktan geçer.
Çünkü evinizi korumak aslında kendinizi korumaktır.
Alıntı

Ocak 16, 2026

Neşeli Bir Ritmin Arkasındaki Çığlık: "Baba, Neredesin?"

 Tarih 1994’tü. Ruanda'da gökyüzü kararmış, sokaklar kanla yıkanırken, Belçika’da küçük bir çocuk pencere kenarında babasını bekliyordu. O çocuk Paul’dü. Biz onu bugün dünyaca ünlü sanatçı Stromae olarak tanıyoruz.

Binlerce kilometre ötede, Ruanda’da 100 gün süren o korkunç soykırım başladığında, Stromae’nin babası Pierre, ülkesini ve ailesini korumak için oradaydı. Ancak bir gün telefonlar sustu. Kapılar kapandı. Hutu milislerinin nefret dolu palaları, 800.000 kişiyle birlikte Stromae’nin babasını da hayattan kopardı. Cesedi, parçalanıp bilinmeyen bir yere atıldı; küçük Paul’ün babasının bir mezar taşı bile olamadı.

Yıllar geçti, Paul büyüdü ama o boşluk hiç dolmadı. O da acısını notalara döktü. Herkesin dans ettiği, neşeli, kıpır kıpır bir Afro-Soul ritmi yazdı. Ancak şarkının sözleri, o neşeli müziğin tam tersine, parçalanmış bir çocuğun yakarışıydı.

Şarkının adı "Papaoutai" idi.

Bugün bu şarkıyı dinlerken duyduğunuz o ritim sadece bir müzik değil; 1994 Ruanda Soykırımı'nda babasız bırakılan binlerce çocuğun cevapsız kalan sorusudur:

"Söyle bana, neredesin baba? Söyle  o zaman nereye gideceğimi bilebilirim. Baba, neredesin?.."


Şarkının tamamını aşağıdan dinleyebilirsiniz değerli dostlarım👇🌿👇