Şu şahane filmi izlemediyseniz aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz değerli dostlarım 👇♥️👇
https://youtu.be/a1tMc0UbjjE?si=7kkbc6Qo5FVfa4Iq
Şu şahane filmi izlemediyseniz aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz değerli dostlarım 👇♥️👇
https://youtu.be/a1tMc0UbjjE?si=7kkbc6Qo5FVfa4Iq
Kitap okumayı çok seven biriyseniz muhakkak zevk alacağınız bir film. Ben filmi çok beğendim. İngiltere'nin eski zaman ve mekanlarını konu alan filmleri zaten oldum olası sevmişimdir.O eski zamanlar, kasvetli loş mekanlar;bulutlu, yağmurlu, kapalı havalar; rüzgarlı, olabildiğine uzanan çayırlıklar vs. bunlar benim çok hoşuma giden ögeler. Filmde, küçük bir kasabada kitapçı açmak için mücadele eden dul bir kadının, kasabada yaşayan, evinden çok nadir dışarı çıkan ve sadece kitap okuyan bir adamla tanışması ve gelişen olaylar anlatılıyor. Romantik dram türünde gayet hoş bir film.
🌿👀🌿 Aşağıdaki ‘Günün Filmine’ tıklayarak izleyebilirsiniz değerli dostlarım📚☺️👩🏫📒📖
👉👉👉Günün Filmi
https://youtu.be/01Oy_glxSNM?si=O5Ar2_y5JjOyx9Vt
Tarih 1994’tü. Ruanda'da gökyüzü kararmış, sokaklar kanla yıkanırken, Belçika’da küçük bir çocuk pencere kenarında babasını bekliyordu. O çocuk Paul’dü. Biz onu bugün dünyaca ünlü sanatçı Stromae olarak tanıyoruz.
Binlerce kilometre ötede, Ruanda’da 100 gün süren o korkunç soykırım başladığında, Stromae’nin babası Pierre, ülkesini ve ailesini korumak için oradaydı. Ancak bir gün telefonlar sustu. Kapılar kapandı. Hutu milislerinin nefret dolu palaları, 800.000 kişiyle birlikte Stromae’nin babasını da hayattan kopardı. Cesedi, parçalanıp bilinmeyen bir yere atıldı; küçük Paul’ün babasının bir mezar taşı bile olamadı.
Yıllar geçti, Paul büyüdü ama o boşluk hiç dolmadı. O da acısını notalara döktü. Herkesin dans ettiği, neşeli, kıpır kıpır bir Afro-Soul ritmi yazdı. Ancak şarkının sözleri, o neşeli müziğin tam tersine, parçalanmış bir çocuğun yakarışıydı.
Şarkının adı "Papaoutai" idi.
Bugün bu şarkıyı dinlerken duyduğunuz o ritim sadece bir müzik değil; 1994 Ruanda Soykırımı'nda babasız bırakılan binlerce çocuğun cevapsız kalan sorusudur:
"Söyle bana, neredesin baba? Söyle o zaman nereye gideceğimi bilebilirim. Baba, neredesin?.."
Şarkının tamamını aşağıdan dinleyebilirsiniz değerli dostlarım👇🌿👇
Mevsim kış. Hava soğuk. Kar yağıyor. Aklımda çocukluğum. Babam sağ. Bir poşetle eve geliyor. Kesin kuru üzümle leblebi almıştır. Çünkü benim babam her kar yağdığında kuru üzümle leblebi alır. Birazdan bahçeye kuş kapanı da kurar. Yakalayıp sobanın yanında ısıtırız biz kuşları. Sonra da salıveririz.Benim babam merhametli adamdır.
Ama şimdi kalkamam yerimden. Siyah beyaz tv de Heidi izliyorum.
Annem sobaya odun mu attı? Çaydanlıktan mı geliyor bu ses? Çok kaynamış demek ki su… foş foş …Ah ne büyük mutluluk!
❄️Dostlarım film, belki çizgi filmi kadar keyif vermiyor. Ama yine de çoook güzel. Keyifli seyirler. Mutlu haftalar☺️💕🙏
Hep söylüyorum, biz çocukken midemiz bulanınca ekmek yedirirlerdi, grip “Yatınca geçerdi, başın ağrıyorsa “Çocukların başı ağrımaz” denirdi, uykun kaçıyorsa “Oyuncaklarını düşün, güzel rüyalar görürsün” şeklinde konu halledilirdi!
Okuma yazmayı öğrenemiyorsan ya “Tembeldin ya “Yavaştan, sağlam sağlam öğreniyordun! Hüzünlü bir çocuksan “Yazar olacak herhalde” derlerdi, yerinde duramıyorsan, etrafa saldırıyorsan bir tane çakarlardı, susup otururdun.
Kanaatimce pedagojinin zirve yaptığı yıllardı o yıllar.
Çünkü sonra sonra, koşup oynadıktan sonra öksüren çocuk ‘astım başlangıcı’, okuma yazmayı zor söküyorsa ‘disleksik’, hüzünlüyse ‘depresif’, aşırı hareketliyse ‘hiperaktif’ diye nitelendirilmeye başlandı ve o sinameki yetiştirilen tipsizler şimdi büyüdüler!
O kadar ilgi alaka sonrası ola ola ne oldular?
Emo! Emo ne?
Hani beş-altı yıldır etrafta saçlarını gözlerinin tekini kapatacak şekilde öne öne tarayan, miskin görünüşlü, asık suratlı, beti benzi atmış, sıska, dar pantolonlu, converse’li, siyah ojeli ergenler var ya…
Taksim’de kaldırımlarda filan oturuyorlar.
Aha onlar Emo!
Emo kelimesinin emotional’dan (hissi) geldiği, bu yavruların pek bunalımlı pek güvensiz ve duygusal olduğu, topluma uyum sağlayamadıkları için böyle takıldıkları söyleniyor. Bizim zamanımızda punk vardı ya, onun gibi bir akım, ama bir halta yaramayanı!
HERKESİN KEYFİNİ KAÇIRDIM
Ay kıyamaam!
Zamanında, kendi ergen yıllarımda bu akım daha dünyada yokken 10 gün emo takılmışlığım vardır! Kafam neye bozuktu hatırlamıyorum ama o 10 gün, üstelik de yaz tatilinde, evin o köşesinden bu köşesine oflaya poflaya nemli gözlerle dolaştım.
Saçımı taramadım, denize gitmedim, sohbetlere katılmadım, tebessüm bile etmedim. Akşamları karabasan gibi yemek masasına çöküp herkesin keyfini kaçırdım. Bir akşamüstü, balkonda otururken annem “Ne bu surat her gün, senin derdin ne kızım aaa…” şeklinde pedagojik bir açılım yaptı.
“Sıkılıyorum… Hayat çok anlamsız” cevabımın üzerinden sanırım birkaç saniye geçmişti ki, acı ve can havliyle bir metre havaya sıçradım. Annem, her Türk annesinin uzmanı olduğu ‘mıncırma’ hamlesini oldukça sert ve uyarısız gerçekleştirmişti.
Mıncırma, malumunuz evlat artık poposuna terlikle vurulmayacak kadar büyüdüyse, ancak tekdir ile de uslanmıyor ve hakkı kötekse kullanılan, konu komşu, bitişik ev duyar ihtimaline karşı avaz avaz bağırmak yerine geçen bir terbiye şeklidir. Tercihen bel veya bacak bölgesinden bir alan seçilir, elle kavranır ve et, 180 derece çevrilir!Hemen ardından, daha acım ve şaşkınlığım hüküm sürerken, annem kısık sesle,yüzünü yüzüme yaklaştırarak
“Alırım ayağımın altına” diye başladı ve
“Karnın tok sırtın pek! Aklını başına topla! Sıkılıyorsanda git bakkala evin alışverişini yap, sonra da gel yemek kitabından bir kurabiye pişir, akşam misafir var, hadi yallah…” şeklinde bitirdi!
NE DERDİM KALDI NE DE TASAM...
Gülse Birsel
Julia Roberts’ın söyleyip söylemediğinden emin olmadığım ama sevdiğim bir sözü var:)
"İnsanlar seni terk ettiklerinde, bırak gitsinler. Kaderin, seni terk eden kişilere bağlı değildir. Bu, onların kötü insanlar olduğu anlamına gelmez; sadece senin hikayendeki rollerinin sona erdiğini gösterir."
Bu sözler, bize hayatın buluşmalar ve vedalarla dolu doğal döngüsünü hatırlatıyor. Yolumuza çıkan her insanın bir amacı vardır: Kimi bize ilham vermeye gelir, kimi ders olmaya, kimi de yalnızca yolculuğun belli bir noktasında eşlik etmeye...
Tıpkı mevsimlerin değişmesi gibi, bazı ilişkiler de zamanla değişmeli ve son bulmalıdır.
Birisi hayatından çıktığında, bunu bir kayıp olarak değil, bir geçiş dönemi olarak gör. Bu ne bir reddedilmedir, ne de bir başarısızlık göstergesi… Sadece paylaşılan hikayenin o bölümünün sona erdiğine işarettir.
Gitmesi gerekenlere tutunmak, hayatın doğal akışına direnmek demektir. Bu, büyümeni geciktirir, önündeki yeni olasılıkların yolunu kapatır.
Unutmak; yaşanmışlıkları silmek değil, onları onurlandırmak ve yeni kapıların açılmasına izin vermektir. Bir vedayı kabul etmek, o kişinin hayatında önemli bir rol oynadığını kabul etmektir. Ama bil ki, yolculuğun artık başka bir yöne ilerliyor.
Evet, bu ayrılık canını yakabilir. Ama bil ki, bu acıdan yeni bir şey filizlenir: daha derin dostluklar, daha anlamlı ilişkiler ve en önemlisi, kendinle kurduğun daha güçlü bir bağ.
Unutma: Hikâyeni sen yazıyorsun. Biri gitmeye karar verdiğinde, bunu kitabının sonu değil, sadece çevirdiğin bir sayfa olarak gör. Kader hata yapmaz. İnsanları hayatına gerektiği zaman getirir, gerektiği zaman götürür… Her şey, büyümen içindir.
---
En çok kadın hikayeleri üzüyor beni… Fikriye haklıydı. Çok sevmiş, emek vermiş, umut bağlamış… Ama Latife de haklıydı. O da evini, yuvasını, evliliğini korumuş.
ATA’mız da ülkesi için en iyisini yapmaya çalışmış.Mutlu olmuş mudur tüm yaşanılanlardan? Hiç sanmam. Kimbilir neler hissetti. İnce bir sızı olarak kalmıştır hayatına giren tüm kadınlar.
Keşke herşey farklı olsaydı demekten başka bir şey gelmiyor aklıma…. 🥹
Tüm kalbimle kadınlarımızın, kızlarımızın üretken olmaları ve para kazanmaları gerektiğine o kadar çok inanıyorum ki…
Bu sohbeti de Mehmet ASLANTUĞ’nun şu sözüyle noktalamak istiyorum.
"Hiçbir kadın geleceğini bir adamın vicdanına, aşkına, günün sonunda bir gün aklının karışmasına müsade etmemeli."
Berrin Turan hanımefendi'nin kaleminden..
❝Annem ve babam 1959 yılında İtalya’nın Trieste limanında tanışmışlar. Annem bir Hırvat… Hırvatistan’ın Rijeka şehrinde yaşarmış. Babam da Türk bir denizciymiş. O yaz babamın çalıştığı gemi Trieste limanına demirlemiş ve aynı günlerde annem de haftasonu gezisi için oradaymış...
Limanda birbirlerini görmüşler ve ilk görüşte aşık olmuşlar. Biraz İngilizce, biraz İtalyanca anlaşmışlar, birlikte şehri gezip dolaşmışlar. Çok geçmeden ayrılık vakti gelmiş. Babam annemin ev adresini alarak vedalaşmış. Annem Rijeka’ya, babam da gemisine geri dönmüş.
Aradan 3-4 ay geçmiş. Bir gün anneannesi evin kapısından anneme seslenmiş: “Maria buraya gel, bir adam seni soruyor.” Annem kapıda babamı görünce hem şaşırmış hem de çok sevinmiş. Babam anneme “Hazırlan seni almaya geldim, Türkiye’ye gidiyoruz.” demiş.
O yaşlarda genç bir kız için çılgınlık olsa da annem bu teklifi kabul etmiş. Anneannesi annemi “Gitme kızım, onlar 2-3 evli oluyor, diğer kadınlar seni boğaza atarlar” diye korkutmuş ama nafile, annem babama duyduğu sevgiyle yola koyulmuş.
Babam da gözünü karartmış, anneme erkek kıyafetleri giydirip başına bir kasket takarak gizlice gemiye bindirip saklamış. Babam dikkat çekmeden anneme yiyecek içecek götürüyormuş. Hırvatistan’da gemilerin çok detaylı arandığı bir sınır bölgesi varmış.
Babam oraya yaklaşırken annemin yanına inip ben gelene kadar sakın sesini çıkarma, iyi saklan deyip tekrar yukarı çıkmış. Duyguları heyecan, korku ve mutluluk arasında mekik dokuyormuş. Gemi durduğunda bir anda o bölgenin elektriği kesilmiş ve gemiyi üstünkörü arayabilmişler.
Babam annemin yanına gidip olanları anlatmış ve sarılıp ağlamışlar. Annem bu anı her anlattığında yine ağlardı. O anın mucize olduğuna inanırdı. Türkiye karasularına girdiklerinde yolculuğun zor kısmını atlattıklarını düşünmüşler ancak öyle olmamış.
Annem limanda yakalanmış. Konu anlaşılınca da serbest bırakılmış. O zamanlar birçok gazetede haberleri çıkmış. Annem 1961 yılında Türk vatandaşlığını alınca babamla evlenmişler. Adı Meral olmuş. Babam denizciliği bırakınca, birkaç yıl İstanbul’da, birkaç yıl Bursa’da yaşamışlar.
Sonra daha iyi bir hayat ümidiyle Almanya’ya gitmeye karar vermişler. 1968 yılında annem, ondan bir yıl sonra da babam Berlin’e gitmiş. Annem Bosch’ta, babam da Elektrolux fabrikasında çalışmış. 1970’te ben doğmuşum ve Berlin şehrinin anısına ismimi Berrin koymuşlar. ☺️
Ve hayatımızın en zor günleri… 1970’in haziran ayında babam fabrikada bir iş kazası sonucu hayatını kaybetmiş. Annem kucağında dört-beş aylık bebeğiyle kalakalmış. Sonra da kararını vermiş ve babamın cenazesiyle birlikte Türkiye’ye kesin dönüş yapmış.
“Babanın mezarı nerede, ben de oradayım” derdi, ondan uzak olmaya dayanamazdı. Birlikte yalnızca 11 yıl yaşasalar da aşkları bir ömür boyu sürdü. Annem Eylül 2020’de hayata veda etti ve şimdi sevdiğiyle yan yana yatıyor. 50 yıl sonra tekrar kavuştular.❞ 🌿
Berrin TURAN ~☆☆
Yaşam ;
Umut etmeyi gerektirir,
beklenmedik zamanda yeşeren
Çiçekler gibi ,
Sımsıkı tutunabilmeyi hayata....
KISSADAN HİSSE........
Adam, ormanda dolaşırken, çalıların arasında bir tilki görmüş. Ama bu tilkinin dört ayağı da sakatmış. Adam, bu tilki böyle nasıl yaşıyor, merak etmiş. İzlemeye başlamış. Birden çalıların arasından ağzında bir tavukla bir aslan çıkmış gelmiş. Aslan tavuğun yarısını tilkiye vermiş, diğer yarısını kendi yemiş ve çekip gitmiş.
Adam bu mucize karşısında donmuş kalmış.
“Allah’ım” demiş, “Sen kullarını nasıl koruyup kolluyorsun. Ben de sana teslim oluyor ve kendimi sana bırakıyorum.” Ve gitmiş bir ağacın altına oturmuş, beklemeye başlamış. Bir gün geçmiş, iki gün geçmiş hiçbir şey olmamış. Adam açlıktan ölecek. Ellerini açmış, göğe seslenmiş.
“Allahım beni görmüyor musun?” Gökten bir ses gelmiş: “Görüyorum da şaşırıyorum, neden sakat tilkiyi taklit ettin de, o yiğit aslanı taklit etmedin?”
Sık sık kendinize bakın. Kimi oynuyorsunuz, tilkiyi mi, aslanı mı?
Ne zaman birilerinden bir şeyler bekliyorsanız bilin ki siz topal tilkisiniz........
İnsan 50 yaşından sonra arkadaş yapamıyor kendine.
Yapsa da eskiler gibi olmuyor.
Halbuki uykuya dalar gibi arkadaş olurduk okuldayken. Arkadaş olmak için yaratılmış gibiydik.
Bir hafta içinde böbrek verecek hale gelirdik.
Neden olmuyor bu işler 50'sinden sonra..
Oysa o ne güzel bir iştah, o ne güzel bir açlıktı...
Herkes herkese açtı. Seçer, bulur buluştururduk "ruh ikizlerimizi."
Ne de çok ruhtaşımız vardı.
Hiç açıkta kaldığımı hatırlamıyorum..
Ölümüne sevdiim, uğrunda her şeyi göze alabileceğim, her şeyiyle güzel,
her şeyiyle doğru, her şeyiyle kabul ettiğim...
Şimdi ne zor. Herkes kapalı kutu.
Herkes kapanmış, kaplumbağa olmuş.
Bir kahve içimi zorlu randevulara bakıyor.
Yatıya kalmak bir tabu.
Evler de gönüller de sımsıkı kapalı.
Gençliğin en çok bu yanını özlüyorum.
Ne güzelliğini, ne diriliğini, ne başıboşluğunu. Aynı yazarı, aynı şairi seviyoruz diye kuruluveren dostlukları özlüyorum.
Birbirimize yazdığımız o uzun, o ayrıntılı mektupları özlüyorum.
Birbirimizi eleştirmeyişimizi özlüyorum.
Birbirimizin dedikodusunu yapmayışımızı özlüyorum.
Arkadaşımı koruyacağım diye annemle yaptığım şiddetli kavgaları özlüyorum.
Kavgayı değilse de kavganın altındaki ruhu özlüyorum. Dünyaya karşı arkadaşımın koruyucu meleği olmayı özlüyorum.
Veya öyle olduğumu sanmayı….
50'sinden sonra arkadaş yapılamıyor.
Kötülükten değil.
Başka bir şey.
Ama neden çözemiyorum...
İlk Haluk Levent’ten dinlediğim 'Hacel Obası' türküsü Sivas/Şarkışla yöresine aitmiş dostlarım. Son günlerde çok işitince hikayesini merak ettim. Şöyleymiş;
Bir zamanlar 3 kardeş Gedik ovasına (Şarkışla) gelir ve kendi obalarını kurar. Zaman geçer, bu obada güzeller güzeli, alımlı çalımlı Ayşe kız doğar ve gün geçtikce serpilip büyür. Kızın ailesinin konakları vardır ve çok zengindir.
Ayşe'ye yanıp tutuşan genclerden biri de Mustafa'dır. Ayşe'de de Mustafa'ya ilgilidir, gizli gizli buluşmaya başlarlar. Aşkları epey sürer, taa ki Teğmen Nazım'ın Şarkışla'ya gelinceye dek.
Nazım, okumuş çabalamış ve Teğmen olmuştur. Ailesine ziyarete gelir köyüne.Okumuş teğmen olmuş zıpkın gibi delikanlı Ayşe'yi görür görmez sevdalanır, ailesini gönderip istetir de.
Ancak Ayşe'nin talibi Mustafa'dır, tercih yapmaya zorlanır; Köylü Mustafa mı, Teğmen Nazım mı?
Ayşe, Mustafa'yı tercih ederse köyde kalacak, köy işleri yapacak inek dana bakacaktır. Nazım ile evlenirse ise 'Asker eşi" olacaktır.
Teğmen Nazım'la evlenmeyi kabul eder Ayşe.
Yeni elbiseler, takılar Ayşe'nin başını döndürür. Fakat bir yandan Mustafa'yı her görüşünde utanır yaptığından, konuşmaz onunla. Lâkin Ayşe'nin zamanla nispet yapar gibi davranması Mustafa'yı deli eder ve şöyle söyler;
Hacel obasını engin mi sandın?
Ayağında potini var zengin mi sandın?
Her olur olmazı dengin mi sandın?
Ay da doldu göremedim yar seni.
Merdivenden tıkır mıkır inişin,
Çığırdaşır altın ile gümüşün,
İpti söz verişin sonra dönüşün,
Ay da geçti göremedim yar seni.
Suya gider bir incecik yolu var,
Sıktırmış kemeri ince beli var,
Söylerim söylemez tatlı dili var,
Ay da geçti göremedim yar seni,
Tren gelir acı acı sesleninir,
Yağmur yağar çift entere ıslanır,
Zalım anan duyar sana herslenir,
Ay da geçti göremedim yar seni…
💕Son günlerde duyduğumuz şekliyle aşağıya ekledim. Dinleyebilirsiniz💕
Not: Mustafa da inşallah çok mutlu olmuştur.🙏🥰 Onunla ilgili bir bilgiye ulaşamadım.
Evden çıkmayı sevmeyen insanlar vardır.
Üzgün ya da soğuk oldukları için değil, kendi eşyalarının arasında huzuru buldukları için.
Odaları, her şeyin anlam kazandığı küçük bir evrendir: sessizlik, pencereden süzülen ışık, taze kahvenin kokusu.
Sadece gerçekten gerektiğinde dışarı çıkarlar.
Yapmaları gerekeni yapar, fazla konuşmadan hemen geri dönerler.
Korktukları için değil, yorgun oldukları için: çünkü dünya onlara fazlasıyla gürültülüdür.
Bir, belki iki gerçek dostları vardır — ve bu onlara yeter.
Telefonları genellikle sessizdedir.
Ne aramalar, ne beklentiler, ne de cevap verme telaşı vardır.
Saatlerce sosyal medyada dolaşabilirler, hiçbir şey yazmadan, yorum yapmadan.
Sadece izlerler.
Dinlerler.
Kendileriyle sessiz bir diyalog içinde yaşarlar.
Sıcak sabah kahvesini, yavaşça okunan bir kitabı, camdan süzülen yağmuru ve mekânı yumuşak bir şekilde dolduran müziği severler.
Bazılarının yanında hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan her şeyi anlayan bir kedi ya da köpek vardır🥰
Dünya onlara “garip”, “içe kapanık”, “karmaşık”, “asosyal” der.
Ama öyle değiller.
Sadece farklılar. Daha doğrusu yorgunlar. Uzun yıllar dışarıdaki hayatı anlamaya çalışmışlar, çok emek vermişler en sonunda da huzuru sadece kendilerinde bulmayı öğrenmişlerdir.
Bu insanlar, bazı insanların sıkıldığı yerde huzuru bulurlar.
Dünya bağırdığında sessizliği seçerler.
Çünkü onlar için mutluluk gürültülü bir kutlama değildir.
Sıradan bir akşamdır — bir fincan sıcak kahve, açık bir kitap
ve başka hiçbir yerde olma zorunluluğu hissetmeden yaşanan huzur. ☕📖
Hayatta dört aşamalı bir "silinme" süreci vardır:
Bu tamamen senin varoluşuna bağlıdır, başkalarına değil.
📌1- 55 yaşında:
İş yeri seni siler.
Hayatın boyunca ne kadar başarılı ya da güçlü olursan ol,
bir süre sonra sıradan bir insana dönüşürsün.
Bu yüzden eski işine ve onun verdiği üstünlük duygusuna tutunma.
Egonu serbest bırak, yoksa iç huzurunu kaybedebilirsin.
📌2- 65 yaşında:
Toplum seni yavaş yavaş siler.
Eskiden sıkça görüştüğün arkadaşlar ve iş çevresi azalır,ve artık önceki iş yerinde seni tanıyan pek kalmaz.
"Eskiden müdürdüm, yöneticiydim, ya da şu kişiydim..." deme.
Çünkü yeni nesil seni tanımıyor ve bu seni üzmemeli.
Bu da hayatın doğal bir sürecidir.
📌3- 75 yaşında:
Aile seni yavaş yavaş siler.
Çok sayıda çocuk ve torunun olsa da,çoğu zaman sadece eşinle ya da tek başına yaşarsın.
Çocukların arada sırada seni ziyaret ettiğinde,
bu onların sevgisinin bir göstergesidir.
Onları sık gelmedikleri için suçlama,
çünkü onların da kendi hayat mücadeleleri vardır.
📌4- 85 yaşında:
Zaman seni silmek ister.
Tanıdığın birçok kişi artık hayatta değildir.
Bu aşamada üzülme,çünkü bu hayatın kuralıdır ve herkes bu yoldan geçecektir.
Bu yüzden:
Hâlâ biraz gücün ve sağlığın varken,hayatını
en iyi şekilde yaşa!
Malından mülkünden dilediğini harca, gidebildiğin kadar seyahat et,yardım etmek istediklerine yardım et,istediğini iç,oyna,
eğlen, sevdiğin şeyleri yap!
Unutma:
Seni asla silmeyecek tek grup:
Eski dostlarındır.
Bu yüzden:
Eski ve samimi arkadaşlarınla daha çok
iletişim kur, onları asla unutma...
Alıntı
Birçok *hastalık* hastalık değil, *normal yaşlanmadır*. Pekin'deki bir hastanenin müdürü yaşlılara şu tavsiyede bulundu:
Hasta değilsiniz, yaşlanıyorsunuz. *Hastalık* olarak gördüğünüz birçok durum hastalık değil, *vücudun yaşlandığının* belirtileridir.
1. *Zayıf hafıza* Alzheimer değil, yaşlanan beynin kendini koruma mekanizmasıdır. Bu, bir hastalık değil, beynin yaşlanmasıdır. Anahtarlarınızı nereye koyduğunuzu unutup kendi başınıza bulabiliyorsanız, bu bunama DEĞİLDİR.
2. *Yavaş yürümek* ve dengesiz bacaklar ve ayaklar felç değil, kas dejenerasyonudur. Çözüm ilaç almak DEĞİL, *hareket etmektir*.
3. *Uykusuzluk* bir hastalık değildir, ancak beyin ritmini ayarlıyor. Uyku düzeninde bir değişikliktir. Uyku haplarını gelişigüzel kullanmayın. Uyku haplarına ve diğer uyku ilaçlarına uzun süreli bağımlılık, düşme, bilişsel bozukluk vb. riskleri artırır. Yaşlılar için en iyi uyku hapı, gün içinde daha fazla güneş ışığı almak ve düzenli bir rutin sürdürmektir.
4. Vücut ağrıları romatizma değil, yaşlanan sinirlere karşı normal bir tepkidir.
5. Birçok yaşlı "Kollarım ve bacaklarım her yerimde ağrıyor" der. Bu romatizma mı yoksa kemik hiperplazisi mi? Kemikler gevşer ve incelir, ancak "vücut ağrılarının" %99'u bir hastalık değil, ağrıyı artıran yavaş sinir iletimidir. Buna merkezi sensitizasyon denir ve yaşlılarda yaygın bir fizyolojik değişikliktir. Tedavi ilaç almaktan ziyade egzersizdir.
6. Kolesterol. Yaşlıların kolesterol seviyeleri, daha uzun yaşadıkları için biraz daha yüksektir. Kolesterol, hormonların ve hücre zarlarının sentezi için hammaddedir. Çok düşük bir seviye, bağışıklığı kolayca zayıflatabilir. Yaşlılarda kan basıncını düşürme hedefleri için kılavuz <150/90 mmHg'dir; <140/90 mmHg olan gençler için standart değildir. *Yaşlanmayı* bir *hastalık* olarak görmeyin.
7. Yaşlanmak bir hastalık değil, gerekli bir süreçtir.
Yaşlılara ve çocuklarına birkaç söz söylenmelidir: İlk olarak, unutmayın: her *rahatsızlık* bir hastalık değildir.
İkincisi, birçok yaşlı "korkmaktan" korkar. Fizik muayene raporundan veya reklamlardan korkmayın.
Üçüncüsü, çocuklar için en önemli şey *sadece* ebeveynlerini hastaneye götürmek değil, aynı zamanda yürüyüşlerde, güneşlenmede, yemeklerde, sohbetlerde ve bağ kurmada onlara eşlik etmektir.
*Yaşlanmak* düşman değildir. Yaşamanın başka bir adıdır... ama *durgunluk* düşmandır! *Sağlıklı kalın*
Brezilyalı bir onkolog şöyle dedi:
1. Orta yaş 50'de başlar ve 70'te bitmelidir.
2. Altın yıllar 70'te başlar ve 80'de biter.
3. Yaşlılık 80'de başlar ve 90'da biter.
4. Uzun ömür 90'da başlar ve ölümden sonra sona erer.
5. Yaşlı bir insanın temel sorunu yalnızlıktır. Genellikle eşler birlikte ölmez; biri önce ölür. Dul veya dul bir kadın aileye yük olur. Bu yüzden arkadaşlarınızla iletişimde kalmak, sık sık bir araya gelip iletişim kurmak, böylece muhtemelen size asla söylemeyecek olan çocuklarınıza ve torunlarınıza yük olmamak çok önemlidir.
Benim kişisel tavsiyem, hayatınızın kontrolünü kaybetmemenizdir. Bu, ne zaman ve kiminle dışarı çıkacağınıza, ne yiyeceğinize, nasıl giyineceğinize, kimi arayacağınıza, saat kaçta uyuyacağınıza, ne okuyacağınıza, neyle eğleneceğinize, ne satın alacağınıza, nerede yaşayacağınıza vb. karar vermek anlamına gelir. Çünkü tüm bunları özgürce ve tek başınıza yapamazsanız, başkalarına yük olacak, dayanılmaz bir insan olursunuz.
William Shakespeare, "Her zaman mutluyum!" demiş. Nedenini biliyor musunuz? Çünkü kimseden hiçbir şey beklemiyorum. Beklemek her zaman acı vericidir. Sorunlar ebedi değildir; her zaman bir çözümleri vardır. Sorunlarımızın sorumlusunun biz olduğumuza inanırız. Çaresi olmayan tek şey ölümdür.
Tepki vermeden önce... derin bir nefes alın;
Konuşmadan önce... dinleyin;
Eleştirmeden önce... kendinize bakın;
Yazmadan önce... dikkatlice düşünün;
Saldırmadan önce... teslim olun;
Ölmeden önce... yaşayabileceğiniz en güzel hayatı yaşayın!
En iyi ilişki mükemmel insanla değil, mümkün olan en ilginç ve güzel şekilde yaşamayı öğrenmiş ve öğrenmekte olan biriyledir. Başkalarının eksikliklerini fark edin... ama aynı zamanda erdemlerine de hayran olun ve onları övün.
Mutlu olmak istiyorsanız, başkalarını mutlu etmelisiniz. Bir şey istiyorsanız, önce kendinizden bir şeyler vermelisiniz. Kendinizi iyi, arkadaş canlısı ve ilginç insanlarla çevrelemeli ve onlardan biri olmalısınız.
Unutmayın: Zor zamanlarda, gözlerinizde yaşlarla bile olsa ayağa kalkın ve gülümseyerek şunu söyleyin: "Sorun değil, çünkü biz bir evrim sürecinin meyveleriyiz."
Trafikte herkesle kavga ederdi.Biri korna çalsa delirir,biri yanlış park etse cama yumruklardı.
Eve her geldiğinde yüzü asıktı.
Karısı artık onun sessizliğinden korkuyordu.
Bir akşam kadın dayanamayıp bağırdı:
“Senin derdin insanlarla değil, kendinle!
Kiminle karşılaşsan kavga ediyorsun.
Belki de sorun artık yolda değil, sende!”
Adam sustu.
O gece kapıyı çarpıp çıktı.
Yağmur yağıyordu.
Bir parkta ıslak bir banka oturdu.
Yanına bir dede geldi,
elinde eski bir baston, cebinde birkaç leblebi.
“Evladım,” dedi dede,
“niye bu kadar öfkelisin?”
Adam içini döktü:
“Herkes yanlış dede!
Kimse saygı bilmiyor, kimse insanca davranmıyor!”
Dede başını salladı, toprağı bastonuyla eşeledi:
“Evlat,” dedi, “ben de gençken senin gibiydim.
Her şey bana karşı sanırdım.
Bir gün hocam bana bir bardak su getirdi,
içinde bir tutam toprak vardı.”
‘Bunu iç,’ dedi.
“İçemem, bulanık bu,” dedim.
Gülümsedi:
‘İçindeki suyu kirleten dışarıdaki toprak değil,
içindeki fırtınadır.
Ne kadar karıştırırsan o kadar bulanır.
Bırakırsan kendi kendine durulur.’”
Adam sustu bir süre.
Sonra kısık bir sesle sordu:
“Ne yapayım peki dede?
Her şeye susayım mı?”
Dede bastonunu yere vurdu.
> “Sus evladım… ama küsmek için değil, kendini korumak için.
Sessizlik bazen bilgeliktir, ama her susan bilge değildir.
Önemli olan neye sustuğundur.
Kötülüğe sessiz kalma, ama kötülüğü içinden çıkar.
Çünkü öfke dışarıya taşarsa kavga olur,
içeriye taşarsa hastalık.”
Adam başını eğdi, gözleri doldu.
“Zaten susa susa bu hale gelmedik mi dede?” dedi.
Dede bastonunu gökyüzüne kaldırdı:
> “Evladım…
İnsan, öfkesini yutunca değil, anlamaya başlayınca büyür.
Çünkü her susmak teslimiyet değildir.
Bazen sessizlik, içindeki fırtınayı onarmaktır.”
Sonra elini adamın omzuna koydu:
“Büyümek istiyorsan önce susmayı öğren.
Haklıysan sessizlik yeter;
haksızsan kelime bile fazladır.”
Ve sonra ekledi:
> “Nazım Hikmet ne demiş evlat…
‘İnsanı yakan kendi ateşidir, başkasının değil.’”
Adam eve döndü o gece.
Hiçbir şey söylemedi.
Sadece karısının elini tuttu.
Yıllardır ilk kez o sessizlik… huzur gibi geldi.
Alıntı