Ağustos 18, 2026

Mahalle, Herkesin Çocuğuydu

 
Eskiden mahallelerimiz vardı…
İç içe, sıcacık, insancıl mahalleler.
Birden çocukluğumu özledim.
Arsaların tozuna bulanmış, umutla koştuğumuz günleri… Akşama kadar sokaklarda oynardık. Birimiz çağırır, ötekiler toplanırdı. Eve gitmek istemezdik. Çünkü eve girersek bir daha dışarı çıkamayacağımızı düşünürdük.
Ekmek arası salçamızı elimize alır, yine sokağa koşardık. Karnımız acıkınca bir komşunun kapısından uzanan ekmek, susayınca bir tas su yeterdi bize.
Çünkü mahallede herkes birbirini tanırdı.
Bir anne çocuğunu sokakta bırakıp pazara gittiyse, diğer anneler o çocuğa göz kulak olurdu. O çocuk hiç sahipsiz değildi.
Çünkü mahalle, herkesin çocuğuydu.
Komşuluk vardı.
Dayanışma vardı.
Kapılar sadece açılıp kapanmaz, yüreklere açılırdı.
Çocuklar düşerdi, dizleri kanardı. Ağlar, biraz sonra yine oyuna dönerlerdi. Kavga eder, barışır, birlikte büyürlerdi. Arkadaşlıkları ekranlardan değil, sokaklardan öğrenirlerdi.
Uçurtma uçururduk…
Balonların ipini sıkı sıkı tutardık.
Top peşinde koşardık.
Saklambaç oynardık.
Akşam ezanına kadar sokaklarda yankılanırdı çocuk sesleri.
Şimdi ise çocukluk, beton duvarların arasına sıkıştırılmış gibi.
Çocuklar kapalı oyun alanlarına, kapalı kreşlere, dört duvarın içine bırakılıyor. Ellerine tabletler, telefonlar veriliyor. Saatlerce ekranların karşısında büyüyorlar.
Sonra da soruyoruz:
“Bu çocuklar neden böyle?”
Çünkü çocuk koşmuyor.
Düşmüyor.
Dizini kanatmıyor.
Ağaçlara tırmanmıyor.
Toprağa basmıyor.
Gökyüzüne bakıp hayal kurmuyor.
Bir çocuğun hayal gücünü, hazır görüntülerden daha fazla ne öldürebilir?
Çocuk kendi oyununu kurmalı.
Kendi hikâyesini yazmalı.
Bir sopayı at, bir taşı oyuncak, bir karton kutuyu ev yapabilmeli.
Çünkü çocukluk biraz da özgürce hayal kurabilmektir.
Şimdi beton yığınlarının arasında çocukların gülüşlerini arıyoruz.
Ne eski arsalar kaldı,
ne kapı önlerinde oturan anneler,
ne birbirine “Çocuğumuzu gördün mü?” diye soran komşular…
Mahalle kültürü, betonun ve yalnızlığın altında can çekişiyor.
Ve en çok da çocuklar eksiliyor bundan.
Keşke yeniden mahallelerimiz olsa…
Bir çocuğun düştüğünde elinden tutacak onlarca el,
susadığında su verecek onlarca kapı,
ağladığında başını okşayacak onlarca yürek olsa.
Keşke çocuklar yeniden sokaklara çıksa.
Koşsalar…
Düşseler…
Gülseler…
Yeniden kalkıp oyunlarına devam etseler.
Çünkü çocukların gülüşleri bu dünyanın en güzel sesidir.
Biz o gülüşleri soldurmayalım.
Çocukların çocukluğunu ellerinden almayalım.
Bırakalım çocuklar biraz kirli, biraz yaramaz, biraz özgür olsun.
Bırakalım gökyüzüne baksınlar.
Uçurtmalarını gökyüzüne bıraksınlar.
Ve biz, uzaktan onları izlerken yeniden hatırlayalım:
Bir zamanlar mahallelerimiz vardı.
Ve o mahallelerde herkes birbirinin çocuğuydu.
Fadime Can

Ağustos 14, 2026

"Bir Ananın Dağ Gibi Duruşu: Yeşilin Ortasında Bir Yaşam Mücadelesi 🌿"



Hepimizin zaman zaman hayali değil midir o şehir kalabalığından, gürültüsünden kaçıp bir köye sığınmak? 🌿


Ama gel gör ki alışkın olmayana o hayat hiç de kolay değil... Belgeseli izlerken bunu bir kez daha anladım. Küçük yaşta 6 çocuğuyla yapayalnız kalmış bir ananın evlatları için verdiği o muazzam mücadeleyi izlemek hem içimi ısıttı hem kalbimi burktu.

Oğluyla olan o sıcacık bağlarına, kadının o güçlü duruşuna ve fedakarlığına hem hayran kaldım hem de yaşadıklarını düşününce içim cız etti. Gerçek sevginin, emeğin ve fedakarlığın ne demek olduğunu hatırlatan harika bir belgesel. Kahvenizi alın ve mutlaka izleyin... ☕️✨


Ağustos 09, 2026

PAZAR SİNEMASI🥰❤️


Pazar gününün o sakin ruhuna çok yakışacak, izlerken hem içinizi ısıtacak hem de derin bir iz bırakacak harika bir film önerisi: Gilbert Grape’in Hayalleri. Kendi düşleri ile ailesine olan sorumlulukları arasında sıkışan bir gencin gözünden, ailenin önemini ve sevdiklerimiz uğruna yapılan sessiz fedakârlıkları muazzam bir içtenlikle izliyoruz. Film boyunca zihninizi kurcalayan en güçlü soru ise şu oluyor: Ailen için kendi hayatından vazgeçmek bir kurban olmak mıdır, yoksa sevgiyi en saf haliyle kazanmak mı? Muazzam oyunculukları ve sımsıcak atmosferiyle insanı hüzünlendirirken bir yandan da sarıp sarmalayan gerçek bir duygusal başyapıt. Çayınızı alıp bu pazar kendinize bu filmi hediye edin; ruhunuza kesinlikle çok iyi gelecek! 🎬✨


👉👉 FİLM BURADA 🙋‍♀️❤️ 






Temmuz 30, 2026

❤️❤️❤️❤️


Bazen bir insanın hikayesi kendi iç dünyamıza ayna tutar. Katarsis’in bu bölümünde Nursel Ergin, tüm samimiyetiyle içini döküyor. 'Sevgi dilendiğim için...' derken hissettirdiği o derin burukluk eminim sizin de kalbinize dokunacak. Mutlaka vakit ayırıp izlemenizi öneririm 👇👇👇




Temmuz 16, 2026



Şarkının ne anlattığını doğrudan hissedebilmeniz için, sözlerinin en can alıcı kısımlarının Türkçe anlamını buraya bırakıyorum. Hikayenin hüznü tam olarak bu mısralarda gizli:

🎵 Matt Monro - The Music Played (Türkçe Sözleri)


Öfkeyle, aceleyle söylenmiş tek bir söz...

Birlikte paylaştığımız onca güzel anıya ne büyük yazık.

Aslında sana sarılmak için can atıyordum,

Ama gururum fısıldadı: "Bırak gitsin..."

Tam konuşmak, seni durdurmak için arkamı döndüm ki;

Sen çoktan gitmiştin...

Ve müzik, hiçbir şey olmamış gibi çalmaya devam ediyordu.

Loş salonda seni kaybederken sevgilim,

Gözlerindeki o yabancı bakışı, yaklaşan sonun işaretini gördüm.

O diğer adam seni kollarına aldı ve pistte süzülmeye başladınız,

Seni benden uzaklaştırırlarken...

Müzik, o kahredici müzik çalmaya devam ediyordu.


🖤🖤🖤🖤🖤🖤🖤🖤🖤🖤🖤🖤🖤🖤🤍

Videodaki film Sabrina (1954) &
Bu akşam izleyeceğim. 

"Bazen  tüm dünya susar, geriye sadece iki insanın kalp atışları ve o hüzünlü melodi kalır..."





Temmuz 11, 2026

"Pedofili, Tecavüz ve Erken Ergenlik: Lina Medina, 5 Yaşında Doğum Yaparak İnsan Türünün Bilinen En Genç Annesi Oldu!"


"İnsanlıkta Görülen En Erken Ergenlik ve En Genç Gebelik

Lina, tıp tarihinin gördüğü ve kayıt altına alabildiği en genç anne ünvanına sahiptir. 5 yaş, 7 ay, 17 günlükken doğum yapmış ve bir erkek çocuğu dünyaya getirmiştir. Bu, bugüne kadar keşfedilen en genç gebeliktir (bir sonraki örnek, Rusya'da 6.5 yaşında doğum yapmış olan bir çocuktur). Bu üzücü istatistiğin başrolünde yer alan Lina, günümüzde Peru'nun başkenti olan Lima kentinde halen yaşamaktadır."





"Lina, 23 Eylül 1933'te Peru'nun And Dağları'ndaki Ticrapo kentinde 9 çocuklu bir aileye doğmuştur. 5 yaşındayken, bir gümüşçü olan babası Tiburelo Medina ve annesi Victoria Losea tarafından, "giderek artan karın hacmi" sebebiyle doktora götürülmüştür.

İlk tanıyı yapan doktorlar, kızın hamile olabileceğine imkan vermediklerinden ve akıllarına dahi getirmediklerinden, ciddi bir tümör vakasıyla karşı karşıya olduklarını düşünmüşlerdir. Ancak sonradan Dr. Gerardo Lozada tarafından incelenen Lina'nın, aslında 7 aylık hamile olduğu tespit edilmiştir. Lima'daki başka doktorların da teşhisi onaylaması sonucu, kızın takibe alınmasına karar verilmiştir."

"Lina, 14 Mayıs 1939 tarihinde, yani hamilelik teşhisinin konulmasından 1.5 ay sonra, sezaryen yoluyla doğum yapmıştır. 8.5 aylık erkek yavrusunun sezaryen ile alınma sebebi, kızın pelvisinin doğumu yapmaya yetecek kadar geniş olmamasıdır."

"Lina'nın çocuğu 2.7 kilogram olarak, tamamen sağlıklı bir şekilde dünyaya gelmiştir. Doğum öncesi, sırası ve sonrasında yapılan incelemelerde, genetik olduğu düşünülen bir sebeple Lina'nın erken ergenliğe girdiği tespit edilmiştir. Hatta buna paralel olarak, normal ergenliklerdeki gibi pelvis genişliği artmış, kemik irileşmesi yaşanmış ve cinsel organları henüz 2.5-3 yaşındayken neredeyse tam olarak olgunlaşmıştır.

"10 yıl boyunca küçük Gerardo (çocuğa teşhisi doğru yapan doktorun adı verilmiştir), Lina'yı annesi değil de kardeşi olarak bilmiş; ancak gerçeği 10 yaşında öğrenmiştir. Gerardo tamamen sağlıklı olmasına rağmen, 40 yaşındayken kemik iliği hastalığına yakalanarak ölmüştür."

"Pedofili ve Tecavüz!

Hikayenin diğer yüzündeyse, bir pedofili vakası bulunmaktadır: Gerardo'nun "babası" kimdi? Kızı hamile bırakan pedofilik erkek, hiçbir zaman teşhis edilememiştir. Şüpheliler arasında Lina'nın babası, o zamanlar 9 yaşında olan zihinsel engelli abisi, sarhoş bir köylü ve daha önceden cinsel istismar vakalarında adı geçen bir akrabası bulunmaktadır. "


Alıntı

 

Annem ilkokul mezunuydu. Ama, çok iyi bir doktordu.

- Başım ağrıyo yav…

- Saçın ıslak ıslak çıktın ondan.

- Başım dönüyo…

- E bi şey yemiyorsun, açlıktan.

Eczacıydı aynı zamanda…

- Gözüm morardı.

- Gel, patates basayım.

- Kepeklerim çoğaldı.

- Otur, zeytinyağı süreyim.

- Arpacık çıktı galiba.

- Yum, sarımsak değdireyim.

Hemşireydi…

- Öfff, terledim be.

- Dur, sırtına havlu sokayım.

Röntgen mütehassısıydı…

- Öhh-höööaa!

- İçme şu zıkkımı.

Bebekken, anestezi uzmanıydı…

- Dandini dandini dastaaana.

Ürologdu…

- Çişin niye sarı bakiiim?

Fizyoterapistti…

- Dizim ağrıyor.

- Benim de belim ağrıyor, geçer.

Diyetisyendi…

- Mis gibi türlü yaptım, sakın sokakta burger filan yiyip gelme, kola da içme!

Cildiyeciydi…

- Sırtımda sivilce çıktı.

- Çikolata yeme.

Laboranttı…

- Burnum akıyor.

- Ben şimdi sana bi ada çayı kaynatayım, rezene, bal, limon,

tarçınla zencefili de ılık ılık iç, uyu, uyan, sabaha bi şeyin kalmaz.

Psikiyatrdı…

- Nen var oğlum?

- Bi şeyim yok.

- Var var, canın sıkkın.

- Yav bırak, iyiyim.

- Yok yok, bilirim ben.

- Anne delirtme insanı!

- Bak gördün mü?

- Neyi gördüm mü?

- Sinirlerin bozuk senin.

Genetikçiydi…

- Babana çektin sen, o da sinirli, bütün kötü huylarını ondan almışın zaten.

Hastasıydım…

Hastaydım ona.

İyi bakın onlara..."

Anne - Yılmaz ÖZDİL

Temmuz 06, 2026

Aziz Nesin’in vasiyetinde belirttiği ‘mezarımın yeri belli olmasın. Üzerimde çocuklar oynasın’ isteğiydi. Nesin Vakfı’nın bahçesinde gerçekleşen defin işlemini o gün televizyonların helikopterle takip ediyordu. “Bahçeye daha önceden 6-7 çukur açtırmıştık. Helikopterin yaklaştığını görünce Aziz abinin naaşını bir çukura koydum ve kepçeciye hemen bütün çukurları aynı anda kapatmasını istedim.Neyse ki helikopter yetişemeden Aziz abinin üzerine biraz toprak atılarak kapatıldı. Sonra da çukurların hepsi aynı anda kapatıldı. Şu an o mezarın yerini benimle birlikte 5-6 kişi biliyor. Ve gerçekten üzerinde çocuklar oynuyor.”

Müjdat Gezen

******

Bitki olacaksam 

Çayır çimen olayım 

Aman baldıran değil 

Yol altında kalacaksam 

Gelin arabaları geçsin üstümden 

Çelik paletler değil 

Üstümde çocuklar koşuşsun 

Ne kaçan ne kovalayan 

Askerler değil 

Kerpiç yapacaksanız beni 

Okullarda kullanın 

Cezaevlerinde değil 

Soluğum tükenmez de kalırsa 

Islık öttürsünler 

Aman ha düdük değil 

Kalem yapın beni kalem  

Şiirler yazan sevi üstüne 

Ölüm kararı değil 

Ölünce yaşamalıyım defne yapraklarında 

Sakın ola ki 

Silahlarla değil 

Aziz NESİN

Anısına saygı ile...

Haziran 27, 2026

ADNAN



Şu an 'adnan' belgeselini izliyorum ve kelimenin tam anlamıyla içim darmadağın oldu. Ekranlardaki o 'kedicik' şovlarının arkasında meğer ne büyük acılar varmış... Kızlarını o yapının elinden kurtarmaya çalışan bir babanın feryadını izledim, çaresizliği resmen içime işledi. Sadece bir suç şebekesini değil; karartılan hayatları, yıkılan aileleri anlatmışlar. Çok ama çok sarsıcı..."

Haziran 25, 2026

Mutlaka İzle




Her şeyin hızla akıp gittiği, kalabalıkların içinde bile yalnız hissettiğimiz bu çağda, ruhunuza ilaç gibi gelecek bir hikayeyle geldim. 

"Dağlardaki Yalnız Adam: Veysel'in Yayla Sevinci" belgeselini az önce bitirdim ve içimde bıraktığı o derin huzuru kelimelerle anlatmam çok zor. Şehrin tüm gürültüsünü, koşturmacasını bir kenara bırakıp sadece doğanın, sadık hayvan dostlarımızın ve bir insanın içsel dinginliğinin sesini dinlemek... Veysel’in o yüce dağların eteklerinde, can dostlarıyla kurduğu saf ve koşulsuz bağ bana unuttuğumuz pek çok şeyi yeniden hatırlattı.

Eğer şu sıralar içinizi ısıtacak, size "gerçek huzur neydi?" diye sorduracak samimi bir yolculuğa çıkmak isterseniz, bu belgesele mutlaka bir şans verin. 

Ben izlerken hem gözlerim doldu hem de ruhum dinlendi; eminim size de çok iyi gelecek. ⛰️🐾

Mayıs 22, 2026

“Kapama oğlum… Evde ses olsun…”

 


Babam biz evden ayrıldıktan sonra gece televizyon açık uyumaya başladı.

İlk başta “alışkanlık olmuş” sandım.

“Yaşlı adam işte… sesi seviyor herhalde” dedim.

Bir gece onda kaldığımda gerçeği anladım.

Gece saat iki gibi su içmek için kalktım.

Salonun ışığı kapalıydı ama televizyonun o mavi ışığı hâlâ yanıyordu.

Babam koltukta uyuyakalmıştı.

Üzerinde eski hırkası…

Bir eli göğsünde, sanki üşüyormuş gibi kendi kendine sarılmış.

Sessizce gidip televizyonu kapatayım dedim.

Tam kumandaya uzanırken uykusunda mırıldandığını duydum:

“Kapama oğlum… Evde ses olsun…”

O an içimde bir şey çöktü.

Babam karanlıktan korkmuyormuş.

Sessizlikten korkuyormuş.

Eskiden çayın hiç eksik olmadığı evin sessizliğinden…

Kapı çalınca “Kim geldi?” diye heyecanlanılan günlerin bitmesinden…

Akşam sofralarında herkesin aynı anda konuştuğu zamanların yok olmasından…

Bir zamanlar çocuk sesleri dolan evde artık yalnızca duvarların kalmasından…

Ve belki de en çok…

Birinin çıkıp:

“Baba bugün nasılsın?” dememesinden.

Biz kendi hayat telaşımızdayken…

İş, güç, trafik, çocuklar, yorgunluk derken…

O, gün içinde kimseyle konuşmadan saatler geçiriyormuş.

Bazen sırf ev boş görünmesin diye televizyonu açık bırakıyormuş.

İnsan sesi olsun diye…

Birileri varmış gibi hissetsin diye…

O gece uyuyamadım.

Ellerine baktım.

Bir zamanlar beni düşürmeden tutan ellere…

Okul harçlığım olsun diye kendi ihtiyacını erteleyen ellere…

Hasta olduğumda başımda sabahlayan ellere…

Ve şunu anladım:

Bazı yaşlı babaların paraya ihtiyacı yok.

Bir çaya…

Bir yarım saat muhabbete…

“Bir şeye ihtiyacın var mı baba?” cümlesine ihtiyacı var.

Ama bir yerden sonra istemeyi bırakıyorlar.

Yük olurum diye…

Rahatsız ederim diye…

“İyiyim oğlum” demeyi öğreniyorlar.

Belki de en acı olan bu…

Bir ömür evi ayakta tutan adamın…

Geceleri yalnız hissetmemek için televizyon sesiyle uyumaya çalışması.

Bazı insanlar yaşlandığında “istememeyi” öğrenir. Çünkü yıllarca güçlü olmak zorunda kalmışlardır. İçten içe gelişen “yük olmayayım” çekirdek inancı, zamanla yalnızlığı kabullenmeye dönüşebilir. Oysa bazen bir telefon, birlikte içilen bir çay ya da kısa bir ziyaret… yılların sessizliğini bir anda dağıtabilir.

Mayıs 21, 2026

❤️❤️❤️

Hiç arkadaşı olmayan ya da çok küçük bir ilişki çemberi kuran bir kadın, genellikle kendinden çok ama çok emin bir kadındır.

İnan bana, bu niteliğin nicelikten üstün olduğunu anlamıştır.

Değerini onaylatmak için kalabalığa ihtiyaç duymaz; onun özgüveni içinden gelir, başkalarının bakışından değil.

Yalnızlıktan korkmaz çünkü kendi gücünü tanır.

Enerjisini kime ve neye adadığını dikkatlice seçer.

Zehirli arkadaşlıkları, dramaları ve dedikoduları geride bırakmış; 

çekip gitmeyi seçmiştir.

Artık gereksiz türbülanstan uzak, huzurlu bir yaşam kurmuştur — ve bu onu daha mutlu etmiştir.

Kendini tamamlanmış hissetmek için kalabalığa ihtiyacı yoktur; iç dünyasında huzuru bulmuştur.

Gerçek dostlukların nadir olduğunu bilir ve sayıca çok olandansa, az ama samimi ilişkileri tercih eder.

Çevresindeki küçük grup, gerçekten güvendiği insanlardan oluşur — ona olan sadakatini defalarca kanıtlamış kişilerden.

Yüzeysel ilişkilerle zaman kaybetmez; onun zamanı değerlidir ve akıllıca harcar.

Ne istediğini bilen ve daha azıyla yetinmeyecek bir kadındır.

Bu yüzden bir gün arkadaşsız ya da çok küçük bir çevresi olan bir kadınla karşılaşırsanız, onu asla hafife almayın.

O, sakin, sağlam ve değerinin tamamen farkında olan bir kadındır.

Başkalarının onayına ihtiyacı yoktur, çünkü zaten kendini bulmuştur.

Mayıs 18, 2026

 


💫Buzun Zaferinden Sokaklara 
1990'larda Rus buz patencisi Elena Gouliakova, yeteneği ve zarafetiyle Avrupa genelinde hayranlık uyandırdı. Buz üzerindeki zarafeti onu bir yıldız yaptı.
2000 yılında, eşi ve antrenörü Nikolay Suetov ile birlikte Monterrey'e taşındı ve burada onlarca Meksikalı çocuğa buz patenini tanıtan bir akademi açtılar. Bir an için, yeni bir başarı dönemi gibi görünüyordu.
Ancak 2006'da, acı verici bir boşanma ve merkezin kapanmasının ardından her şey değişti. 2010 yılına gelindiğinde Elena'ya paranoid şizofreni teşhisi kondu. O zamandan beri hayatı yürek burkan bir hal aldı.
Bugün, Jalisco'daki Tepatitlán'da, genellikle bir araba ve hayvanlarıyla birlikte hayatta kalıyor. Komşuları onu tanıyor, ancak dil engeli nedeniyle (sadece Rusça ve İngilizce konuşuyor) çoğu yardımı reddediyor.
 Onun hikayesi çarpıcı bir hatırlatma: zafer ve kırılganlık arasındaki mesafe sadece bir adım kadar olabilir. 
#ElenaGouliakova 
Kaynak BBC Word News

Mayıs 16, 2026

MERHABA🤗


Biliyorsunuz instagramın o canlı, hareketli dünyasında fazlasıyla aktiftim; orada şimdiki popüler deyimle tamamen "organik" ve sizler çok kıymetli dostluklar biriktirdim.🙏😌


Fakat bazen hayatın ritmi öyle bir değişiyor ki, dijital dünyanın o durmak bilmeyen uğultusu ruhumu yormaya başlıyor. Belki hayatın içinden geçtiğim özel bir yaş döngüsü, belki de sadece içsel bir nadas ihtiyacı... 


Şimdilerde o gürültüden alabildiğine kaçıp kendi dünyama sığınmayı seçiyorum. Kitapların kokusuna gömülmek, evimin huzuruna çekilmek, sevdiklerimle sessizce oturup bir fincan çayın, güzel bir filmin ya da sakin bir yürüyüşün tadını çıkarmak bana kalabalıkların vaat ettiği her şeyden daha iyi geliyor.


Tam da böyle bir içsel inziva döneminde, Ahmet enişte ile çıktığımız bir yolculuk esnasında elim gayriihtiyari buranın yani blog sayfamın istatistiklerine gitti🥰


Karşılaştığım tablo beni hem çok şaşırttı hem de kalbimin en ince yerine dokundu: Günlerdir tek bir satır bile paylaşmamış olmama rağmen, burası her gün sessizce ziyaret ediliyor. Bir kez daha anladım ki;

biz bu dijital kalabalığın içinde birbirini gözünden tanıyan, 

aynı frekansta titreşen “benzer ruhlarız.

Siz oradasınız, biliyorum; her gün "Acaba bugün bir şeyler paylaşmış mı?" diye buranın kapısını çalan o vefalı dostlarsınız.

❤️❤️Bu satırları dünyanın hangi köşesinde, hangi ruh halinde ya da kimlerin yanında okuyorsanız çoook teşekkür ederim.. 

Hayatın koşturmacası içinde bir yerlerde yollarımız iyi ki kesişmiş; sessizliğimi bile benimle paylaşan siz güzel insanlara, her neredeyseniz kocaman bir MERHABA ve kucak dolusu sevgi gönderiyorum.



Mayıs 02, 2026

Babam Ankara’nın Ayazını Severdi

 
Babam Ankara’nın ayazını severdi.“Bu şehrin soğuğunun karakteri var,” derdi.Her sabah Kızılay’da aynı simitçiye uğrar,elinde simit, yanında ince belli çay…Nefesi havada duman olurdu,ama sigarası hiç sönmezdi.
Babamın kokusu Ankara gibiydi: kuru ayaz, kolonya… ve tütün.
Ben o kokuyla büyüdüm.
Hiç rahatsız olmadım.
Çünkü o, babamdı.
Ta ki bir sabah…
o kokunun içine başka bir şey karışana kadar.
İlk O Sabah Anladım… Bir Şey Değişmişti
Kahvaltıdaydık.
Babam simidini çaya batırdı, yutkunmak istedi… durdu.
Sesi çatladı.
Boğazı düğümlendi.
“Üşütmüşümdür,” dedi.
Ama Ankara’nın ayazı bile
insanın sesini böyle kırmazdı.
İki hafta geçti.
Sesi inceldi.
Sonra kaybolmaya başladı.
Merasim Sokak’taki doktor baktı, sustu…
Sonra sadece şunu söyledi:
“Detaylı bakmamız lazım.”
Hastane koridorları…
soğuk, uzun, kalabalık… ama tuhaf şekilde yalnız.
Ve bir gün o cümle geldi:
“Gırtlakta kitle…”
Babam o an ilk defa susmadı…
çekindi.
Sanki herkes onun kokusunu fark etmiş gibi.
O Koku… Artık Aynı Değildi
Tütün kokusunun arasına
garip bir şey karışmıştı.
Pas gibi…
yanmış soba gibi…
eski otobüs egzozu gibi…
Ben geri çekilmedim.
Gülümsedim.
Ama babam anladı.
Yanıma yaklaşırken yüzünü çeviriyordu.
Boğazını gömleğiyle kapatıyordu.
Sanki bu, yıllardır taşıdığı alışkanlık değil…
yeni işlenmiş bir suç gibiydi.
Bir gün eve geldi.
Kapıda durdu ve dedi ki:
“Sen rahatsız olma kızım… ben üstümü değiştireyim.”
İşte o an…
sigaranın sadece içilmediğini anladım.
İnsan bazen onu saklamaya da çalışıyormuş.
Ameliyat Günü
Ankara griydi.
Babam pencereye baktı:
“Bu ayazı özleyeceğim,” dedi.
Sesi yok gibiydi.
Ameliyattan sonra…
boğazında küçük bir delik vardı.
Artık oradan nefes alıyordu.
Sesi yoktu.
Gece yanında oturdum.
Bir an nefesi kesildi.
Kalbim durdu sandım.
Eliyle işaret etti…
yardım istedi…
Titreyerek müdahale ettim.
Sonra bana baktı.
Utandı.
Gerçekten utandı.
Ben yanağımı omzuna yasladım.
Geri çekilmedim.
O an anladı:
Ben kokudan rahatsız değildim.
Ben…
ona bunu yaşatan şeyden nefret ediyordum.
Babam hâlâ mücadele ediyor.
Ama ben o gün şunu öğrendim:
İnsanı öldüren şey sadece duman değil…
Sevdiklerinin yanında
başını eğdiren o utançtır.
Sigara içenler bu yazıyı sevmez.
Hatta çoğu okumaz bile.
Ama bir gün…
Bir yerde…
Bir cümle takılır akıllarına.
Çünkü gerçek şu:
En ağır hikâye sigara içene değil…
onu izleyene yazılır.
Bir kız çocuğu
babasının kokusuyla büyür…
Ama o koku değiştiğinde
her şeyi anlar.
Alıntı

Nisan 14, 2026

KADINLAR KÖPRÜSÜ

 


Gündüz yağan bombaların yerle bir ettiği hayalleri, gece ay ışığında çıplak elleriyle yeniden kuran bir kadın ordusu düşünün. 


Vietnam’ın balta girmemiş ormanlarında, Amerikan uçakları stratejik köprüleri her vurduğunda, binlerce genç kadın karanlık çöker çökmez nehir kıyılarına iniyor; her bir taşı birer dua gibi üst üste koyarak o yolu yeniden açıyordu. Onlar sadece taş ve çelik taşımadılar; sırtlarında bir ulusun hayatta kalma umudunu, avuçlarında ise imkansız denileni başaran o sarsılmaz iradeyi taşıdılar.


Tarih kitapları genellikle generalleri ve stratejileri yazar, ancak o köprülerin her bir kirişinde gencecik kadınların parmak izleri ve yarım kalmış gençlikleri saklıdır. Onların silahı tüfek değil, yıkılanı her seferinde yeniden ayağa kaldıran inançlarıydı; "gecenin fenerleri" olarak bilinen bu kadınlar, bombardıman altında bile şarkılar söyleyerek korkuyu ve çeliği alt ettiler. 


Bugün o nehirlerin üzerinden geçen her yol, aslında sessiz bir kahramanlığın anıtı; güç sadece kaba kuvvette değil, enkazın arasından hayatı yeniden inşa eden o asil ruhlardadır.💪


Nisan 12, 2026

♥️♥️♥️

 Bazı şarkılardan hiçbir şey anlamasan da seni duygudan duyguya götürmüyor mu değerli dostlarım?🤗



Mart 31, 2026

Pippa Bacca😔

 


İtalyan sanatçı Pippa Bacca, dünya barışı için çıktığı umut dolu yolculukta tam 18 yıl önce bugün, 31 Mart 2008’de Türkiye'de trajik bir şekilde aramızdan koparıldı. Üzerindeki beyaz gelinliğiyle otostop çekerek Milano'dan Kudüs’e "insanlara güven" mesajı taşımayı hedefleyen Bacca'nın hayatı, Kocaeli yakınlarında uğradığı korkunç saldırı sonucu son buldu. Aradan geçen koca bir ömre (18 yıla) rağmen, onun saf iyiliği ile dünyanın karanlık yüzünün karşı karşıya geldiği bu hüzünlü hikaye, kadına yönelik şiddete karşı verilen mücadelede sönmeyen bir sembol ve toplumsal bir yara olarak hafızalarımızdaki yerini koruyor. 🕊️🤍








Mart 27, 2026

Kervan TIRTILI

 


Selam dostlar;
Dün yürüyüşte gördüm. Şu yaşa kadar ‘yeni mi gördün be ferdacığım’ diyeceksiniz belki inanın ki ilk defa gördüm🤭
Sonra da yapay zeka ile konuştum.
Bana aşağıdaki bilgileri verdi. Okumak isterseniz bu güzel canların hikayesini buyrun🌱🦋😌
🐛🐛🐛🐛🐛🐛🐛🐛🐛🐛🐛🐛
Gördüğün bu canlılar Çam Kese Böceği (Thaumetopoea pityocampa) tırtıllarıdır. Halk arasında "kervan tırtılı" olarak da bilinirler.

Bu görüntüyü muhtemelen çam ağaçlarının yakınında çektin. Bahar aylarında ağaçlardaki keselerinden inip, toprağa gömülerek pupa evresine geçmek için böyle uzun kuyruklar oluştururlar.

⚠️ Çok Önemli Uyarı

Bu tırtıllar göründükleri kadar masum değildir, kesinlikle dokunmamalısın:

• Zehirli Tüyler: Üzerlerindeki binlerce mikroskobik tüy, "thaumetopoein" adlı zehirli bir protein içerir. Bu tüyler havayla bile yayılabilir.

• İnsanlar İçin: Ciltle temas ederse şiddetli kaşıntı, yanma, kabarcık ve ciddi alerjik reaksiyonlara (dermatit) neden olur. Göze kaçması durumunda ciddi iltihaplanma yapabilir.

• Evcil Hayvanlar İçin Ölümcül: Eğer köpeğin varsa onu acilen oradan uzaklaştır. Köpekler bunları kokladığında veya yaladığında dillerinde şiddetli şişme, doku ölümü (nekroz) ve hatta boğulma riski oluşur. Bu, hayvanlar için acil tıbbi müdahale gerektiren bir durumdur.

Ne yapmalısın?

1. Kendini ve çevrendekileri (özellikle çocukları ve hayvanları) uzak tut.

2. Eğer yanlışlıkla temas edersen, bölgeyi kaşımadan bol suyla yıka ve bir antihistaminik krem kullan. Reaksiyon şiddetliyse bir sağlık kuruluşuna başvur.

3. Eğer köpeğin temas ettiyse, vakit kaybetmeden bir veterinere götür.


Peki bu tırtıllar gömüldükten sonra toprağa ne olacaklar pupa dönemi ne demek?

Bu tırtılların toprağa gömülme yolculuğu, aslında doğanın en etkileyici "dönüşüm" hikayelerinden birinin başlangıcıdır.

Pupa dönemi, bir böceğin tırtıl (larva) halinden yetişkin (kelebek/güve) haline geçtiği başkalaşım (metamorfoz) evresidir. Bunu bir "biyolojik yeniden yapılanma süreci" gibi düşünebilirsin.

İşte toprağın altında sırasıyla yaşanacaklar:

1. Yer Altına Yolculuk ve Koza

Tırtıllar uygun, yumuşak bir toprak bulduklarında yaklaşık 5-20 cm derinliğe gömülürler. Her biri orada kendine ipeksi, sağlam bir koza örer. Bu koza, dışarıdaki tehlikelere ve sıcaklık değişimlerine karşı onları korur.

2. Pupa (Krizalit) Evresi Nedir?

Tırtıl, kozasının içinde dışarıdan tamamen hareketsiz görünür; yemez, içmez ve yer değiştirmez. Ancak içeride inanılmaz bir olay gerçekleşir:

• Tırtılın vücut dokuları neredeyse tamamen sıvılaşır.

• Bu "sıvı" karışımından, genetik koduna uygun olarak yeni organlar, kanatlar, bacaklar ve antenler sentezlenir.

• Yani tırtıl kendini tamamen parçalayıp, parçalardan yeni bir canlı inşa eder.

3. Ne Zaman Çıkacaklar?

Bu sessiz bekleyiş yaklaşık 3-4 ay sürer. Genellikle Temmuz veya Ağustos aylarında, toprak yeterince ısındığında dönüşüm tamamlanır.

4. Sonuç: Çam Kese Güvesi

Toprağın altından çıkan canlı artık o tüylü tırtıl değil, boz renkli bir gece kelebeği (güvesi) olur.

• Ömürleri Kısa: Bu güvelerin ağız parçaları körelmiştir, yani beslenemezler. Sadece birkaç gün yaşarlar.

• Tek Görev: Tek amaçları eş bulup çiftleşmek ve yumurtalarını tekrar çam ağaçlarına bırakmaktır. Döngü böylece baştan başlar.