Ekim 17, 2026
Ekim 15, 2026
İstatistiklerden görüyorum ki değerli dostlarım, burada da beni yalnız bırakmıyor, ne paylaştığımı merak edip geliyorsunuz. Hepinize çok teşekkür ederim. Dünyanın neresinden bu satırları okuyorsanız oraya selam olsun! İnşallah bulunduğunuz yerde siz ve en sevdikleriniz çok mutlusunuzdur. Bu hızla değişen dünyada mutlu olmak artık çok zor bir şey haline geldi biliyorum ama nefes aldığımız sürece çabalamaya devam ediyoruz.
Evet, Instagram’da daha fazla paylaşım yapıyorum ama oranın karmaşası beni bazen çok yoruyor. Burası ise kimsenin pek bilmediği, sakin bir deniz gibi. Sanırım yaşım ilerledikçe burada daha çok aktif olma isteğim artıyor. Belki bir gün Instagram gibi büyük şehirlerin o yorucu karmaşasını tamamen bırakır, buranın sakin köy yaşamına temelli sığınırım, belli mi olur? 🤗
Eğer arayı neden bu kadar uzattığımı merak ediyorsanız, kısaca "dünya telaşı" diyelim…
Bu arada, az önce tekrar izleyip bitirdiğim ve çok etkilendiğim, ünlü bir kadın ressamın gerçek hayat hikayesini anlatan filmi izlemeniz için aşağıya ekledim.
🌿Yüzlerini hiç görmediğim ama beni her gün ziyaret eden değerli dostlarım, kalın sağlıcakla… 🙏
Ekim 14, 2026
FİLM ÖNERİSİ 🎬 Maudie (2016)
Konusu: Maudie tamamen bambaşka bir film. İnsanı içten içe darmadağın eden acayip tatlı ve buruk bir havası var.
Eklemlerinden sakat, hayatta herkesin itip kalktığı Maudie ile toplumdan kendini soyutlamış, huysuz mu huysuz bir balıkçının aynı evde kesişen hayatı. Kadın eline fırçayı alıp o küçücük kulübenin duvarlarına resim yapmaya başladıkça hem kendi dünyasını hem de o adamın sert kabuğunu ufak ufak kırıyor.
Sally Hawkins ile Ethan Hawke döktürmüş resmen. İkisinin arasındaki o garip, konuşmadan anlaşan bağ ve kadının o her şeye rağmen hayata tutunma neşesi insanın içini ısıtıyor. Sessiz sedasız akan ama bittiğinde zihninde günlerce yer eden, ruha iyi gelen çok temiz bir film.
Ağustos 27, 2026
Bizim çocukluğumuz
Bizim çocukluğumuzda annelerimiz çalışmazdı Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım. Hatta Babanım bile anahtarı yoktu.
Annem evimizin bir parçası gibiydi, hep evdeydi. Her yere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki.....En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.
Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani.
Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık.
Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya,zıplaya yürüyerek gelirdik.
Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi.
Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık.
Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.
Mahallemizdeki teyzeler Annemiz gibiydi.
Susayınca girer evlerine su içerdik.
Ya da pencereden bize bir sürahi bir bardak uzatırlar,hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik.
Kısacacı evine gidip gelen (...ki;sadece çişi gelen giderdi evine)elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.
Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.
Bu bazen bir kurabiye, bazen bir meyve olurdu.
Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık.
Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.
Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştırırlardı bizi...
Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı.
Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz,onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık.
Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.
Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık.
Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.
Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim.
Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki. Komşumu tanımıyorum ama evinin camında, temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum.
Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem.
Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece; bilmem kaç kuruş hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri.
Evlerimiz var, içinde yaşayan yok. Parklarımız var, içinde oynayan çocuk yok.
Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar...
Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz..
Tahta iskemlelerimizde oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye
hatırını soran çocuklarımız yok oldu.
Ben kapılarında 'vale'lerin, 'bady'lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir.
Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksidini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana.
Benim değildir bu kültür.
Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder.
Nedir bunlar?
Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.
Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk.
İyi de neden böyle olduk ?
Biz mi istemiştik?
Yoksa birileri mi böyle istedi?..
Kimse seni çocuklarının büyüdüklerinde bıraktığı sessizliğe hazırlamaz...
Bu, boş bir evin sessizliği değildir.
Asıl sessizlik; kalbinden geçenleri seninle paylaşmayı bıraktıklarında,
sana ne yapman gerektiğini sormadıklarında,
senin tavsiyene ihtiyaç duymadıklarında başlar.
Kendi hayatlarını yaşamaya başladıklarında... sensiz.
Ve elbette gülümsersin,
çünkü hep istediğin buydu: onların özgürce uçtuğunu görmek.
Ama içten içe... bir şeyler kırılır.
Çünkü yetişkin çocukların annesi olmak bambaşka bir şeydir.
Yanlış gördüğünde susmayı öğrenmektir.
Cevap vermediklerinde arama isteğini bastırmaktır.
Onları işgal etmeden sevmektir.
Ellerin hâlâ uzaktan onlara uzanır,
kalbin hâlâ titrer.
Bazen sana bir şeyler anlatırlar... ama çoğu zaman susarlar.
Sen ise belli etmezsin, sanki canın yanmıyormuş gibi davranırsın.
Ama evet, acıtır.
Eskisi gibi hayatlarının bir parçası olamamak acıtır.
Artık sana ihtiyaç duymamaları acıtır... en azından eskisi gibi değil.
Ve sen hâlâ oradasın.
Onlar geldiklerinde en sevdikleri yemeği hazırlarsın.
Çocukluk fotoğraflarını düzenlersin.
Her gece onlar için dua edersin, sanki duaların tüm dünyadan koruyacakmış gibi.
Çünkü aslında bir anne asla izlemeyi bırakmaz.
Sadece gölgelerden izlemeyi öğrenir.
Bir köşeden.
Bir duanın içinden.
Ve bu, kimsenin görmediği bir sevgi biçimidir...
ama her şeyin dayanağı olan sevgidir.
Sonuç: Büyümüş bir çocuğun annesi olmak; artık onların hayatının merkezinde olmadığını kabul etmektir. Ama yine de onları, eskiden olduğu gibi, varlığının en derin yerinden sevmeye devam etmektir. Çünkü bazı sevgiler hiç sönmez; sadece susarak beklemeyi öğrenir.✨️💖
Ağustos 26, 2026
BAZI INSANLAR 🧐
Arabamı sattım.Bir ay oldu.Kapalı otoparktaki numaralı yerim boştu.
Bir indim…
Benim yerde başka araba.
Yan tarafta arabası olan komşu, ikinci arabasını benim yere koymuş.
Güvenliği aradım.
“Uyarın,” dedim.
On beş gün geçti.
Yine indim.
Bu sefer kendi arabası yine benim yerde.
Tekrar guvenligi aradım.
“Gerekirse ceza kesin,” dedim.
Yarım saat sonra kapı çaldı.
Adam kapıda.
Bekledim ki “kusura bakmayın” desin.
Belki kiralamak istedi.Sitelerde boş yeri olanlar ikinci aracı olana kiralıyor.
Kibarca reddederim zaten bir ay sonra araç alacagim diye düşündüm.
Hiçbirini demedi.
— Ben üst kat komşunuz doktorum, sağlık çalışanıyım. Arabam hastaneye ait. Sizin aracınız yok sanırsam.Bizde iki tane var. Park ediyorum sorun olmaz herhalde?
Cümlenin tercümesi şuydu:
“Boşsa bedava benimdir.”
— Uygun değil, dedim.
Gitti.
Sonra merak ettim.İsmini soy ismini aradım.
Irak’ta bir tıp fakültesi mezunu .(Kendisi türk burada kazanamadığı için orada okumuş)
Denklik yok.
İlaç firmasında pazarlamada çalışıyor.Pandemi dönemi diye birde bu unvanı saglıkcıyım diye avantaja çeviriyor.
Altı aydır aidat da ödememiş.
Ama özgüven tam.
Unvan büyük.
Sınır küçük.
Aylar sonra arabamı aldim.
Annemlere gittim.
Numaralı açık otopark.
Yıllık ücretini ben ödüyorum.
Yerimde sıfır, kırmızı bir araba.
Telefon no var önde aradım.
— Bizim hanım park etmiştir, siz bir yana koyun, dedi adam.
Bir yana koyarsam akşam gerçek sahibi gelecek.
— Hanımı arayayım, insin.
Yirmi beş dakika bekledim.
Kadın geldi.
Bekledim ki “özür dilerim” desin.
Kimbilir ne mahcup olmuştur baskasinin yerine park etmiş.
Ben de “olmuş bir kere” diyeceğim.
Demedi.
Etrafı süzdü.
— Siz pek gelmiyorsunuz galiba buraya.
— Haftada birkaç gün ben bazen diğer kardeşim gelir dedim .
Omuz silkti.Kendince espri yaptı.
— O zaman ara ara biz bırakabiliriz demek oluyor bu...
Bu izin istemek değildi.
Hak devri teklifiydi.
— Hayır, bırakmasanız iyi olur. Ücret ödüyoruz dedim.
— Biz de ödüyoruz, dedi.
Tek araç için ödüyorsun ikinci 0 aracı aldiysan bul bir park yeri abone ol demedim konu uzamasin diye...
Ama mahcubiyet yoktu.
O gün anladım:
Bazı insanlar boşluğu fırsat sanır.
Sahibi görünmeyen şeyi sahipsiz zanneder.
“Nasıl olsa kullanmıyor.”
“Nasıl olsa gelmiyor.”
“Nasıl olsa idare eder.”
İzin istemek yok özür yok.
Sorun park yeri değil...
“Boşsa benimdir.”
Hayatta da böyle.
Boş bıraktığın saygıyı doldururlar.
Boş bıraktığın sınırı test ederler.
Boş bıraktığın alanı sahiplenirler.
En ilginci?
Özür dilemezler mahçup hissetmezler.
Çünkü kendilerini haksız görmezler.
Ağustos 18, 2026
Mahalle, Herkesin Çocuğuydu
Eskiden mahallelerimiz vardı…
İç içe, sıcacık, insancıl mahalleler.
Birden çocukluğumu özledim.
Arsaların tozuna bulanmış, umutla koştuğumuz günleri… Akşama kadar sokaklarda oynardık. Birimiz çağırır, ötekiler toplanırdı. Eve gitmek istemezdik. Çünkü eve girersek bir daha dışarı çıkamayacağımızı düşünürdük.
Ekmek arası salçamızı elimize alır, yine sokağa koşardık. Karnımız acıkınca bir komşunun kapısından uzanan ekmek, susayınca bir tas su yeterdi bize.
Çünkü mahallede herkes birbirini tanırdı.
Bir anne çocuğunu sokakta bırakıp pazara gittiyse, diğer anneler o çocuğa göz kulak olurdu. O çocuk hiç sahipsiz değildi.
Çünkü mahalle, herkesin çocuğuydu.
Komşuluk vardı.
Dayanışma vardı.
Kapılar sadece açılıp kapanmaz, yüreklere açılırdı.
Çocuklar düşerdi, dizleri kanardı. Ağlar, biraz sonra yine oyuna dönerlerdi. Kavga eder, barışır, birlikte büyürlerdi. Arkadaşlıkları ekranlardan değil, sokaklardan öğrenirlerdi.
Uçurtma uçururduk…
Balonların ipini sıkı sıkı tutardık.
Top peşinde koşardık.
Saklambaç oynardık.
Akşam ezanına kadar sokaklarda yankılanırdı çocuk sesleri.
Şimdi ise çocukluk, beton duvarların arasına sıkıştırılmış gibi.
Çocuklar kapalı oyun alanlarına, kapalı kreşlere, dört duvarın içine bırakılıyor. Ellerine tabletler, telefonlar veriliyor. Saatlerce ekranların karşısında büyüyorlar.
Sonra da soruyoruz:
“Bu çocuklar neden böyle?”
Çünkü çocuk koşmuyor.
Düşmüyor.
Dizini kanatmıyor.
Ağaçlara tırmanmıyor.
Toprağa basmıyor.
Gökyüzüne bakıp hayal kurmuyor.
Bir çocuğun hayal gücünü, hazır görüntülerden daha fazla ne öldürebilir?
Çocuk kendi oyununu kurmalı.
Kendi hikâyesini yazmalı.
Bir sopayı at, bir taşı oyuncak, bir karton kutuyu ev yapabilmeli.
Çünkü çocukluk biraz da özgürce hayal kurabilmektir.
Şimdi beton yığınlarının arasında çocukların gülüşlerini arıyoruz.
Ne eski arsalar kaldı,
ne kapı önlerinde oturan anneler,
ne birbirine “Çocuğumuzu gördün mü?” diye soran komşular…
Mahalle kültürü, betonun ve yalnızlığın altında can çekişiyor.
Ve en çok da çocuklar eksiliyor bundan.
Keşke yeniden mahallelerimiz olsa…
Bir çocuğun düştüğünde elinden tutacak onlarca el,
susadığında su verecek onlarca kapı,
ağladığında başını okşayacak onlarca yürek olsa.
Keşke çocuklar yeniden sokaklara çıksa.
Koşsalar…
Düşseler…
Gülseler…
Yeniden kalkıp oyunlarına devam etseler.
Çünkü çocukların gülüşleri bu dünyanın en güzel sesidir.
Biz o gülüşleri soldurmayalım.
Çocukların çocukluğunu ellerinden almayalım.
Bırakalım çocuklar biraz kirli, biraz yaramaz, biraz özgür olsun.
Bırakalım gökyüzüne baksınlar.
Uçurtmalarını gökyüzüne bıraksınlar.
Ve biz, uzaktan onları izlerken yeniden hatırlayalım:
Bir zamanlar mahallelerimiz vardı.
Ve o mahallelerde herkes birbirinin çocuğuydu.
Fadime Can
Ağustos 14, 2026
"Bir Ananın Dağ Gibi Duruşu: Yeşilin Ortasında Bir Yaşam Mücadelesi 🌿"
Hepimizin zaman zaman hayali değil midir o şehir kalabalığından, gürültüsünden kaçıp bir köye sığınmak? 🌿
Ama gel gör ki alışkın olmayana o hayat hiç de kolay değil... Belgeseli izlerken bunu bir kez daha anladım. Küçük yaşta 6 çocuğuyla yapayalnız kalmış bir ananın evlatları için verdiği o muazzam mücadeleyi izlemek hem içimi ısıttı hem kalbimi burktu.
Oğluyla olan o sıcacık bağlarına, kadının o güçlü duruşuna ve fedakarlığına hem hayran kaldım hem de yaşadıklarını düşününce içim cız etti. Gerçek sevginin, emeğin ve fedakarlığın ne demek olduğunu hatırlatan harika bir belgesel. Kahvenizi alın ve mutlaka izleyin... ☕️✨
Ağustos 09, 2026
PAZAR SİNEMASI🥰❤️
Pazar gününün o sakin ruhuna çok yakışacak, izlerken hem içinizi ısıtacak hem de derin bir iz bırakacak harika bir film önerisi: Gilbert Grape’in Hayalleri. Kendi düşleri ile ailesine olan sorumlulukları arasında sıkışan bir gencin gözünden, ailenin önemini ve sevdiklerimiz uğruna yapılan sessiz fedakârlıkları muazzam bir içtenlikle izliyoruz. Film boyunca zihninizi kurcalayan en güçlü soru ise şu oluyor: Ailen için kendi hayatından vazgeçmek bir kurban olmak mıdır, yoksa sevgiyi en saf haliyle kazanmak mı? Muazzam oyunculukları ve sımsıcak atmosferiyle insanı hüzünlendirirken bir yandan da sarıp sarmalayan gerçek bir duygusal başyapıt. Çayınızı alıp bu pazar kendinize bu filmi hediye edin; ruhunuza kesinlikle çok iyi gelecek! 🎬✨
Temmuz 30, 2026
❤️❤️❤️❤️
Bazen bir insanın hikayesi kendi iç dünyamıza ayna tutar. Katarsis’in bu bölümünde Nursel Ergin, tüm samimiyetiyle içini döküyor. 'Sevgi dilendiğim için...' derken hissettirdiği o derin burukluk eminim sizin de kalbinize dokunacak. Mutlaka vakit ayırıp izlemenizi öneririm 👇👇👇
Temmuz 16, 2026
Şarkının ne anlattığını doğrudan hissedebilmeniz için, sözlerinin en can alıcı kısımlarının Türkçe anlamını buraya bırakıyorum. Hikayenin hüznü tam olarak bu mısralarda gizli:
🎵 Matt Monro - The Music Played (Türkçe Sözleri)
Öfkeyle, aceleyle söylenmiş tek bir söz...
Birlikte paylaştığımız onca güzel anıya ne büyük yazık.
Aslında sana sarılmak için can atıyordum,
Ama gururum fısıldadı: "Bırak gitsin..."
Tam konuşmak, seni durdurmak için arkamı döndüm ki;
Sen çoktan gitmiştin...
Ve müzik, hiçbir şey olmamış gibi çalmaya devam ediyordu.
Loş salonda seni kaybederken sevgilim,
Gözlerindeki o yabancı bakışı, yaklaşan sonun işaretini gördüm.
O diğer adam seni kollarına aldı ve pistte süzülmeye başladınız,
Seni benden uzaklaştırırlarken...
Müzik, o kahredici müzik çalmaya devam ediyordu.
"Bazen tüm dünya susar, geriye sadece iki insanın kalp atışları ve o hüzünlü melodi kalır..."
Temmuz 11, 2026
"Pedofili, Tecavüz ve Erken Ergenlik: Lina Medina, 5 Yaşında Doğum Yaparak İnsan Türünün Bilinen En Genç Annesi Oldu!"
"İnsanlıkta Görülen En Erken Ergenlik ve En Genç Gebelik
Lina, tıp tarihinin gördüğü ve kayıt altına alabildiği en genç anne ünvanına sahiptir. 5 yaş, 7 ay, 17 günlükken doğum yapmış ve bir erkek çocuğu dünyaya getirmiştir. Bu, bugüne kadar keşfedilen en genç gebeliktir (bir sonraki örnek, Rusya'da 6.5 yaşında doğum yapmış olan bir çocuktur). Bu üzücü istatistiğin başrolünde yer alan Lina, günümüzde Peru'nun başkenti olan Lima kentinde halen yaşamaktadır."
"Lina, 23 Eylül 1933'te Peru'nun And Dağları'ndaki Ticrapo kentinde 9 çocuklu bir aileye doğmuştur. 5 yaşındayken, bir gümüşçü olan babası Tiburelo Medina ve annesi Victoria Losea tarafından, "giderek artan karın hacmi" sebebiyle doktora götürülmüştür.
İlk tanıyı yapan doktorlar, kızın hamile olabileceğine imkan vermediklerinden ve akıllarına dahi getirmediklerinden, ciddi bir tümör vakasıyla karşı karşıya olduklarını düşünmüşlerdir. Ancak sonradan Dr. Gerardo Lozada tarafından incelenen Lina'nın, aslında 7 aylık hamile olduğu tespit edilmiştir. Lima'daki başka doktorların da teşhisi onaylaması sonucu, kızın takibe alınmasına karar verilmiştir."
"Lina, 14 Mayıs 1939 tarihinde, yani hamilelik teşhisinin konulmasından 1.5 ay sonra, sezaryen yoluyla doğum yapmıştır. 8.5 aylık erkek yavrusunun sezaryen ile alınma sebebi, kızın pelvisinin doğumu yapmaya yetecek kadar geniş olmamasıdır."
"Lina'nın çocuğu 2.7 kilogram olarak, tamamen sağlıklı bir şekilde dünyaya gelmiştir. Doğum öncesi, sırası ve sonrasında yapılan incelemelerde, genetik olduğu düşünülen bir sebeple Lina'nın erken ergenliğe girdiği tespit edilmiştir. Hatta buna paralel olarak, normal ergenliklerdeki gibi pelvis genişliği artmış, kemik irileşmesi yaşanmış ve cinsel organları henüz 2.5-3 yaşındayken neredeyse tam olarak olgunlaşmıştır.
"10 yıl boyunca küçük Gerardo (çocuğa teşhisi doğru yapan doktorun adı verilmiştir), Lina'yı annesi değil de kardeşi olarak bilmiş; ancak gerçeği 10 yaşında öğrenmiştir. Gerardo tamamen sağlıklı olmasına rağmen, 40 yaşındayken kemik iliği hastalığına yakalanarak ölmüştür."
"Pedofili ve Tecavüz!
Hikayenin diğer yüzündeyse, bir pedofili vakası bulunmaktadır: Gerardo'nun "babası" kimdi? Kızı hamile bırakan pedofilik erkek, hiçbir zaman teşhis edilememiştir. Şüpheliler arasında Lina'nın babası, o zamanlar 9 yaşında olan zihinsel engelli abisi, sarhoş bir köylü ve daha önceden cinsel istismar vakalarında adı geçen bir akrabası bulunmaktadır. "
Alıntı
Annem ilkokul mezunuydu. Ama, çok iyi bir doktordu.
- Başım ağrıyo yav…
- Saçın ıslak ıslak çıktın ondan.
- Başım dönüyo…
- E bi şey yemiyorsun, açlıktan.
Eczacıydı aynı zamanda…
- Gözüm morardı.
- Gel, patates basayım.
- Kepeklerim çoğaldı.
- Otur, zeytinyağı süreyim.
- Arpacık çıktı galiba.
- Yum, sarımsak değdireyim.
Hemşireydi…
- Öfff, terledim be.
- Dur, sırtına havlu sokayım.
Röntgen mütehassısıydı…
- Öhh-höööaa!
- İçme şu zıkkımı.
Bebekken, anestezi uzmanıydı…
- Dandini dandini dastaaana.
Ürologdu…
- Çişin niye sarı bakiiim?
Fizyoterapistti…
- Dizim ağrıyor.
- Benim de belim ağrıyor, geçer.
Diyetisyendi…
- Mis gibi türlü yaptım, sakın sokakta burger filan yiyip gelme, kola da içme!
Cildiyeciydi…
- Sırtımda sivilce çıktı.
- Çikolata yeme.
Laboranttı…
- Burnum akıyor.
- Ben şimdi sana bi ada çayı kaynatayım, rezene, bal, limon,
tarçınla zencefili de ılık ılık iç, uyu, uyan, sabaha bi şeyin kalmaz.
Psikiyatrdı…
- Nen var oğlum?
- Bi şeyim yok.
- Var var, canın sıkkın.
- Yav bırak, iyiyim.
- Yok yok, bilirim ben.
- Anne delirtme insanı!
- Bak gördün mü?
- Neyi gördüm mü?
- Sinirlerin bozuk senin.
Genetikçiydi…
- Babana çektin sen, o da sinirli, bütün kötü huylarını ondan almışın zaten.
Hastasıydım…
Hastaydım ona.
İyi bakın onlara..."
Anne - Yılmaz ÖZDİL
Temmuz 06, 2026
Aziz Nesin’in vasiyetinde belirttiği ‘mezarımın yeri belli olmasın. Üzerimde çocuklar oynasın’ isteğiydi. Nesin Vakfı’nın bahçesinde gerçekleşen defin işlemini o gün televizyonların helikopterle takip ediyordu. “Bahçeye daha önceden 6-7 çukur açtırmıştık. Helikopterin yaklaştığını görünce Aziz abinin naaşını bir çukura koydum ve kepçeciye hemen bütün çukurları aynı anda kapatmasını istedim.Neyse ki helikopter yetişemeden Aziz abinin üzerine biraz toprak atılarak kapatıldı. Sonra da çukurların hepsi aynı anda kapatıldı. Şu an o mezarın yerini benimle birlikte 5-6 kişi biliyor. Ve gerçekten üzerinde çocuklar oynuyor.”
Müjdat Gezen
******
Bitki olacaksam
Çayır çimen olayım
Aman baldıran değil
Yol altında kalacaksam
Gelin arabaları geçsin üstümden
Çelik paletler değil
Üstümde çocuklar koşuşsun
Ne kaçan ne kovalayan
Askerler değil
Kerpiç yapacaksanız beni
Okullarda kullanın
Cezaevlerinde değil
Soluğum tükenmez de kalırsa
Islık öttürsünler
Aman ha düdük değil
Kalem yapın beni kalem
Şiirler yazan sevi üstüne
Ölüm kararı değil
Ölünce yaşamalıyım defne yapraklarında
Sakın ola ki
Silahlarla değil
Aziz NESİN
Anısına saygı ile...
Haziran 27, 2026
ADNAN
Şu an 'adnan' belgeselini izliyorum ve kelimenin tam anlamıyla içim darmadağın oldu. Ekranlardaki o 'kedicik' şovlarının arkasında meğer ne büyük acılar varmış... Kızlarını o yapının elinden kurtarmaya çalışan bir babanın feryadını izledim, çaresizliği resmen içime işledi. Sadece bir suç şebekesini değil; karartılan hayatları, yıkılan aileleri anlatmışlar. Çok ama çok sarsıcı..."
Haziran 25, 2026
Mutlaka İzle
Her şeyin hızla akıp gittiği, kalabalıkların içinde bile yalnız hissettiğimiz bu çağda, ruhunuza ilaç gibi gelecek bir hikayeyle geldim. ✨
"Dağlardaki Yalnız Adam: Veysel'in Yayla Sevinci" belgeselini az önce bitirdim ve içimde bıraktığı o derin huzuru kelimelerle anlatmam çok zor. Şehrin tüm gürültüsünü, koşturmacasını bir kenara bırakıp sadece doğanın, sadık hayvan dostlarımızın ve bir insanın içsel dinginliğinin sesini dinlemek... Veysel’in o yüce dağların eteklerinde, can dostlarıyla kurduğu saf ve koşulsuz bağ bana unuttuğumuz pek çok şeyi yeniden hatırlattı.
Eğer şu sıralar içinizi ısıtacak, size "gerçek huzur neydi?" diye sorduracak samimi bir yolculuğa çıkmak isterseniz, bu belgesele mutlaka bir şans verin.
Ben izlerken hem gözlerim doldu hem de ruhum dinlendi; eminim size de çok iyi gelecek. ⛰️🐾
Mayıs 22, 2026
“Kapama oğlum… Evde ses olsun…”
Babam biz evden ayrıldıktan sonra gece televizyon açık uyumaya başladı.
İlk başta “alışkanlık olmuş” sandım.
“Yaşlı adam işte… sesi seviyor herhalde” dedim.
Bir gece onda kaldığımda gerçeği anladım.
Gece saat iki gibi su içmek için kalktım.
Salonun ışığı kapalıydı ama televizyonun o mavi ışığı hâlâ yanıyordu.
Babam koltukta uyuyakalmıştı.
Üzerinde eski hırkası…
Bir eli göğsünde, sanki üşüyormuş gibi kendi kendine sarılmış.
Sessizce gidip televizyonu kapatayım dedim.
Tam kumandaya uzanırken uykusunda mırıldandığını duydum:
“Kapama oğlum… Evde ses olsun…”
O an içimde bir şey çöktü.
Babam karanlıktan korkmuyormuş.
Sessizlikten korkuyormuş.
Eskiden çayın hiç eksik olmadığı evin sessizliğinden…
Kapı çalınca “Kim geldi?” diye heyecanlanılan günlerin bitmesinden…
Akşam sofralarında herkesin aynı anda konuştuğu zamanların yok olmasından…
Bir zamanlar çocuk sesleri dolan evde artık yalnızca duvarların kalmasından…
Ve belki de en çok…
Birinin çıkıp:
“Baba bugün nasılsın?” dememesinden.
Biz kendi hayat telaşımızdayken…
İş, güç, trafik, çocuklar, yorgunluk derken…
O, gün içinde kimseyle konuşmadan saatler geçiriyormuş.
Bazen sırf ev boş görünmesin diye televizyonu açık bırakıyormuş.
İnsan sesi olsun diye…
Birileri varmış gibi hissetsin diye…
O gece uyuyamadım.
Ellerine baktım.
Bir zamanlar beni düşürmeden tutan ellere…
Okul harçlığım olsun diye kendi ihtiyacını erteleyen ellere…
Hasta olduğumda başımda sabahlayan ellere…
Ve şunu anladım:
Bazı yaşlı babaların paraya ihtiyacı yok.
Bir çaya…
Bir yarım saat muhabbete…
“Bir şeye ihtiyacın var mı baba?” cümlesine ihtiyacı var.
Ama bir yerden sonra istemeyi bırakıyorlar.
Yük olurum diye…
Rahatsız ederim diye…
“İyiyim oğlum” demeyi öğreniyorlar.
Belki de en acı olan bu…
Bir ömür evi ayakta tutan adamın…
Geceleri yalnız hissetmemek için televizyon sesiyle uyumaya çalışması.
Bazı insanlar yaşlandığında “istememeyi” öğrenir. Çünkü yıllarca güçlü olmak zorunda kalmışlardır. İçten içe gelişen “yük olmayayım” çekirdek inancı, zamanla yalnızlığı kabullenmeye dönüşebilir. Oysa bazen bir telefon, birlikte içilen bir çay ya da kısa bir ziyaret… yılların sessizliğini bir anda dağıtabilir.
Mayıs 21, 2026
❤️❤️❤️
Hiç arkadaşı olmayan ya da çok küçük bir ilişki çemberi kuran bir kadın, genellikle kendinden çok ama çok emin bir kadındır.
İnan bana, bu niteliğin nicelikten üstün olduğunu anlamıştır.
Değerini onaylatmak için kalabalığa ihtiyaç duymaz; onun özgüveni içinden gelir, başkalarının bakışından değil.
Yalnızlıktan korkmaz çünkü kendi gücünü tanır.
Enerjisini kime ve neye adadığını dikkatlice seçer.
Zehirli arkadaşlıkları, dramaları ve dedikoduları geride bırakmış;
çekip gitmeyi seçmiştir.
Artık gereksiz türbülanstan uzak, huzurlu bir yaşam kurmuştur — ve bu onu daha mutlu etmiştir.
Kendini tamamlanmış hissetmek için kalabalığa ihtiyacı yoktur; iç dünyasında huzuru bulmuştur.
Gerçek dostlukların nadir olduğunu bilir ve sayıca çok olandansa, az ama samimi ilişkileri tercih eder.
Çevresindeki küçük grup, gerçekten güvendiği insanlardan oluşur — ona olan sadakatini defalarca kanıtlamış kişilerden.
Yüzeysel ilişkilerle zaman kaybetmez; onun zamanı değerlidir ve akıllıca harcar.
Ne istediğini bilen ve daha azıyla yetinmeyecek bir kadındır.
Bu yüzden bir gün arkadaşsız ya da çok küçük bir çevresi olan bir kadınla karşılaşırsanız, onu asla hafife almayın.
O, sakin, sağlam ve değerinin tamamen farkında olan bir kadındır.
Başkalarının onayına ihtiyacı yoktur, çünkü zaten kendini bulmuştur.
Mayıs 18, 2026
💫Buzun Zaferinden Sokaklara
1990'larda Rus buz patencisi Elena Gouliakova, yeteneği ve zarafetiyle Avrupa genelinde hayranlık uyandırdı. Buz üzerindeki zarafeti onu bir yıldız yaptı.
2000 yılında, eşi ve antrenörü Nikolay Suetov ile birlikte Monterrey'e taşındı ve burada onlarca Meksikalı çocuğa buz patenini tanıtan bir akademi açtılar. Bir an için, yeni bir başarı dönemi gibi görünüyordu.
Ancak 2006'da, acı verici bir boşanma ve merkezin kapanmasının ardından her şey değişti. 2010 yılına gelindiğinde Elena'ya paranoid şizofreni teşhisi kondu. O zamandan beri hayatı yürek burkan bir hal aldı.
Bugün, Jalisco'daki Tepatitlán'da, genellikle bir araba ve hayvanlarıyla birlikte hayatta kalıyor. Komşuları onu tanıyor, ancak dil engeli nedeniyle (sadece Rusça ve İngilizce konuşuyor) çoğu yardımı reddediyor.
Onun hikayesi çarpıcı bir hatırlatma: zafer ve kırılganlık arasındaki mesafe sadece bir adım kadar olabilir.
#ElenaGouliakova
Kaynak BBC Word News













